Wittgenstein

  • Konbuyu başlatan badem
  • Başlangıç tarihi
B

badem

Guest
Wittgenstein
Viyana’da doğup, 23 yaşına kadar orada yaşamış olmakla birlikte, yirminci yüzyılda önce Anglo –Sakson dünya, sonra da bütün dünyada etkili olan ünlü çağdaş filozof, felsefi kariyeri, her birinde birbirleriyle uzlaştırılması hiçbir şekilde mümkün olmayan iki ayrı döneme ayrılan Ludwig Wittgenstein’ın temel eserleri: Tractatus Logico – Philosophicus (Mantıksal- Felsefi Deneme), Philosophical İnvestigations (Felsefi Soruşturmalar)



Bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirgeyen Wittgenstein’ın düşüncesinin merkezinde, dilin kapsamını ve sınırlarını belirleme problemi vardır. Ona göre, dili kullanma, dili anlama, insanları başka varlıklardan ayıran biricik şey, insan yaşamının özünü oluşturan dokudur. Wittgenstein bu bağlamda iki temel sorunun gündeme geldiğini söyler: Dilin dünyayla olan ilişkisi nedir? Dilin düşünceyle olan ilişkisi neden meydana gelir?
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

Wittgenstein birinci dönemin temel eseri olan Tractatus ’ta, dilin fonksiyonunu nasıl gerçekleştirdiğini ve dilin sınırlarını ortaya koyacak bir teori geliştirmeyi amaçlamıştır. Dil düşünceyi ifade ettiği için, onun üstlendiği bu görev, aynı zamanda düşüncenin sınırlarına dair bir araştırma olarak anlaşılmak durumundadır; başka bir deyişle, onun projesi, Kant’ın kalkıştığı işin, yani Kritik der Reinen Vernunft’un dille ilgili olan versiyonuna tekabül eder. Tractatus’un iki temel tezi ya da öğretisi vardır: Bunlardan pozitif olan ve dilin dünyayı resmederek, onu temsil ettiğini öne süren birincisine göre, olgusal dilin önermeleri dış dünyayı, olguları resmeder, mantığın önermeleri ise totolojilerdir. Buna mukabil, eserin olumsuz olan tezi ya da öğretisi, ahlaki, dini, ve hatta felsefi söylemin dilin sınırlarını aştığını ifade eder.

Wittgenstein’ın, her tümcenin mümkün bir durumun, varolan bir olgunun resmi olduğunu öne süren söz konusu dil ve anlam görüşüne göre, tümce ya da önermeler, son çözümlemede basit nesne ya da şeylere gönderimde bulunmak durumunda olan isimlerin bir birleşimidir. Gerçeklikle dil ya da düşünce arasındaki bu resmetme ilişkisinin mümkün olabilmesi için, onların ortak bir mantıksal form ya da yapıyı paylaşmaları gerekir. Bununla birlikte, bu mantıksal form dünyada bulunmaz; bulunmadığı için de, dilde resmedilemez. Aynı şekilde, ahlaki değerler ve benin dünya ile olan ilişkisi de, dış dünyadaki olgular arasında bulunmadığı için, bunların da resmedilebilmeleri söz konusu olmaz. Bu ve benzeri şeyler, kendileriyle ilgili olarak hiçbir şeyin söylenemeyeceğini ve dolayısıyla, sessiz kalınması gereken metafiziksel konulardır. Wittgenstein’ın bu görüşü, metafiziksel problemlerin, bir çözüme kavuşturulamasalar bile, ciddi ve derin konular oluşturduğunu teslim eden filozofu, Viyana Çevresinin metafizik karşıtı doğrulamacılığına çok yaklaştırır.
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

Oysa Wittgenstein’ın ikinci dönem felsefesi kullanımsal bir anlam teorisi geliştirirken, dilin değişmez ve temel bir özü olduğu, bu özün dünyanın temsiliyle belirlendiği ve dildeki sözcüklerin salt adlandırma işlevi gördüğü görüşünü tümden reddeder. Başka bir deyişle, Wittgenstein bu dönemde, dilin özyapısı üzerine açık, belirgin, soyut ilkeler getirmek yerine, dile doğal bir insan fenomeni, çevremizde olup biten bir şey, karmaşık insan faaliyetlerinin oluşturduğu bir bütün olarak yaklaşmıştır. Bu dil anlayışının önemli bir özelliği, onun dili özünde toplumsal bir fenomen, ancak birden fazla insanın benimsediği kuralların varlığıyla işleyebilen bir fenomen olarak görmesidir. Wittgenstein, bu dönemde dili, insan tarafından kullanılan bir alet olarak görür. Bir ifadenin anlamı, o ifadenin mümkün kullanışlarının bir toplamıdır. Bu da anlamı, insan faaliyetlerine ve sonunda da yaşam biçimleri bütünlerine bağlar. Dille ilgili olarak resim benzetmesinden alet benzetmesine geçiş, Wittgenstein’ın iki dil görüşü arasındaki en önemli farktır. Wittgenstein, bu ikinci dil görüşünde, dilin kullanılmasını aynı zamanda oyun oynamaya benzetir. Tüm oyunlar kurallar tarafından yönetilen faaliyetler, yapıp- etmeler olduklarına göre, amaçlı bir faaliyet olan dil, uzlaşımsal ve değişken kuralların yönettiği öğelerle yürütülür.

İkinci dönemin Wittgenstein’ına göre, felsefe özünde bir teori değil, fakat bir faaliyettir.Felsefe yapılan bir şeydir, ama sayıp dökülecek bir öğreti bütünü değildir. O felsefenin geleneksel problemlerinin kötü bir biçimde formüle edilmiş olan anlamsız problemler olduklarını öne sürer. Bundan dolayı, felsefi teoriler oluşturmaktan vazgeçmek gerekir; çünkü bu, kafaları daha da karıştırmaktan başka bir işe yaramaz.

Wittgenstein’a göre, filozofa düşen, dilin, çeşitli kullanım biçimleri içinde uygulandığı, farklı, ancak ilişkili dil oyunlarında nasıl kullanıldığını göstermektir. Filozof bunu, insanların saptırıcı benzetmelerle yoldan çıkmalarına engel olmak için yapar. Wittgenstein’a göre, kişi felsefe yapmaya başlamadan önce, dilin, kendisini saptırabilme tarzlarını ve saptırdığı yolları araştırmak zorundadır. Onun felsefe yapma biçimi işte bu anlayıştan çıkar: Felsefe, dil konusundaki yanlış ve sahte kabullerimizin, dünya üzerine olan düşüncelerimizi nasıl saptırdığının çok yönlü bir biçimde araştırılmasıdır. Felsefenin görevi, bu tür terapidir, tedavidir. Felsefi problemlerle kafası karışmış ya da çıkmaza girmiş kişiye, insanların kullandıkları dil- oyununun kuralları anlatılarak yardımcı olunabilir.

Wittgenstein’e göre, insanı yanlışa sürükleyen şey, onun sözcüklerin bir oyunda nasıl kullanıldıklarına bakarak, aynı sözcüklerin başka bir oyunda da aynı şekilde kullanılacağını düşünmesidir. O, birinci oyunun kurallarının ikinci oyunda da aynen geçerli olduğunu düşünür ve böylelikle de çıkmaza girer. Böyle bir insan kafası karışmış olan biridir. Kafası karışmış olan kişi, benim bir dükkanda çevreme bakıp, “ Bu, bir bisiklet; bu, bir televizyon; bu, bir ekmek kızartıcısı” dediğime göre, kendi içime yönelerek “sol dizimde bir ağrı, içimde bir fincan çay içme, bir de bugünün Pazar günü olması isteği var” dediğim zaman, benzer bir iş yaptığımı sanır. Oysa, bunlar tamamiyle farklı iki işlemdir. Kendimize ilişkin betimlemelerde yapılan, kendi içimizde bulduğumuz şeyleri sıralamak değildir. Bu konuda açıklığa varmanın yolu, Wittgenstein’e göre, dili doğal çerçevesi içinde ele almak ve insanların bir şeyler söyledikleri zaman, içinde bulundukları durumları, bunların söylenmesine eşlik eden davranışları hesaba katmaktır.


Ahmet Cevizci - Paradigma Felsefe Sözlüğü
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

ANLAMIN SINIRLARI
Gençliğinde Schopenhauer okumuş ve Schopenhauer’un (kendi ifadesiyle) temelde haklı olduğu sonucuna varmıştı. Yaşamının sonraki bölümünde, kavramsal anlığına sahip olamayacağımız, dolayısıyla hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz bir alanda, hakkında konuşabileceğimiz ve anlamaya çalışabileceğimiz, deneyimlerimizin görüngüsel dünyası arasında bölünmüş bir bütünsel gerçeklik görüşünü kabul etti. Ona göre, felsefe, anlaşılır olmak için kendini hakkında konuşabileceğimiz dünyayla sınırlamak zorundaydı; bu sınırı geçecek olursa onu anlamsızlık bekliyordu.

DİL VE GERÇEKLİK
Ancak, Wittgenstein, Frege ile Russell’ın çığır açıcı eserlerinde, Schopenhauer görüngüler dünyasına ilişkin görüşünü daha sağlam temellere (sadece bilgikuramsal değil, aynı zamanda mantıksal temellere) oturtmanın mümkün olduğunu gördü. Böylelikle, bu dünyanın dilde nasıl betimlendiğini, dolayısıyla dille gerçeklik arasındaki ilişkiyi açıklamak mümkün olacaktı. Bir sonraki adımda, ilke olarak, dilde anlaşılır biçimde ifade edilebilecek şeylerin, dolayısıyla, anlaşılabilir kavramsal düşüncenin sınırlarını çizmemiz mümkün olabilecekti. Schopenhauer’un “temelde haklı” olduğu ortadayken, felsefenin yerine getireceği tek önemli görev bu olabilirdi. Dolayısıyla, Wittgenstein’ın ilk dönem felsefesi, insan için kavranabilir olan şeylerin sınırlarını belirlemeye çalışan, Kantçı- Schopenhauercu programın gözden geçirilmiş bir yorumuna dayanmaktaydı. Wittgenstein’ın yaptığı, mantık ve dil çözümlemesi alanında 20. yüzyılda ortaya çıkan yeni gelişmeler ışığında onu yeniden işlemekti.

MANTIKSAL BİÇİM
Wittgenstein’ın ilk kitabı olan Tractatus Logico – Philosophicus’un (1921) özü budur. Kitabına bu ürkütücü başlığı vermesini ona G.E. Moore önerdi. Başlıkta, Spinoza’nın Tractatus Theologico – Politicus’una bir anıştırmanın yapıldığı görülmektedir. Wittgenstein’ın kitabından genellikle sadece Tractatus olarak söz edilir. Wittgenstein, bu kitapla felsefede ele alınmayı bekleyen belli başlı bütün sorunları hallettiğine içtenlikle inanmaktaydı. O yüzden, bu kitaptan sonra felsefeyi bırakıp başka şeylerle uğraşmaya başladı. Kitap, Viyana Çevresi’nin İncil’i haline geldi ve felsefede bütün bir kuşağı etkisi altına aldı. Oysa, Wittgenstein kitabın önemli bir hata olduğu sonucuna vardı. Bu yüzden, başta biraz isteksizce de olsa, 1929’da Cambridge’in felsefe dünyasına geri döndü ve 1951’de ölünceye kadar orada kaldı.

Bu ikinci dönemde hemen hiçbir şey yayımlamamış olmasına karşın, ölümünden sonra yığınla yazı ve ciltler dolusu kitap ortaya çıktı. Bunlar arasında en önemlisi, 1953’te yayımlanan Philosophical İnvestigations’tır (Felsefe Soruşturmaları). Bu kitap, en azından Britanya’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra belki de en etkili olmuş felsefe kitabıdır. Bu kitapla Wittgenstein’ın adı felsefenin dışına taşarak toplumbilimden yazın eleştirisine kadar pek çok alana yayıldı ve onu çağımızın düşünsel putlarından biri yaptı. Dolayısıyla, Wittgenstein biri yaşadığı sırada büyük etki yaratmış olan iki farklı felsefe ortaya koymuştur. Bu felsefelerden, genellikle “Wittgenstein’ın ilk dönemi” ve “ Wittgenstein’ın sonraki dönemi” diye söz edilir. Bizzat kendisinin ilk dönem felsefesinde en yanlış bulduğu şey, anlamın resim kuramı denen şeydi. Bu terim, ressamlıkla kurulan bir benzeşime dayanmaktaydı. Küçük bir tuval parçası, bütün yayılımıyla bir peyzajdan tamamen farklı türden bir nesnedir; ancak, ressam, belli renkleri, peyzajdaki birbiriyle ilişkili öğelere karşılık gelecek biçimde diğer renklerle aynı ilişki içinde tuvale yerleştirmek suretiyle, birincisinin, ikincisini dolaysızca tanınabilecek biçimde temsil etmesini sağlayabilir. Wittgenstein, her ikisine de ortak olan bu içsel ilişkiler dizisine “ mantıksal biçim” adını verdi ve mantıksal biçim her ikisinde de aynı olduğundan birinin diğerini temsil edebildiğini söyledi. Aynı şekilde, şeylerin yerini tutan sözcükleri, cümlelerin betimlediği hallerle aynı mantıksal biçime sahip olan cümleler halinde bir araya getirebilmekte, böylelikle gerçekliği dilde dakik biçimde (ya da, kuşkusuz dakik olmayan biçimde de) tasarımlayabilmekteyiz. Dolayısıyla, bize bu dünya hakkında konuşma olanağı veren şey mantıksal biçimdir.


Bryan Magee – Felsefenin Öyküsü
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

Wittgenstein'ı Sevmek İçin 50 Neden

1 ) Çünkü dikiş tutturamamış aristokrat rolünü benimsemişti.
2) Çünkü hiçbir zaman Heidegger gibi "Heil Hitler" yazmamış, Sartre'ın yaptığı gibi Komünist Partisi'nin kuyruğuna yapışmamıştı.
3) Çünkü dostluğa inanıyordu. Bir dost, diyordu, anlamsızlık alanında birlikte kilometrelerce yol alabileceğiniz biridir
.
4) Çünkü, kendinden nefret etmenin sıkıntılı ve başarısızlığa yargılı peygamberi Otto Weininger'in hayaleti, yaşamının sonuna kadar ona eşlik etti.
5) Çünkü onu Avrupa'nın en zengin insanlarından biri yapan aile mirasını geri çevirdi.
6) Çünkü yaşamının son yıllarında öğrencilerine pek ender olarak verdiği ahlak derslerinden biri şuydu: "İnsan, kafasının içini boş şeylerle doldurmamalı."
7) Çünkü birinin çıkıp, entelektüel dünyanın Augias ahırlaı-ını temizlemesi gerekiyordu. Wittgenstein, bu işi yapmak için kendisinin seçilmiş olmasına her zaman şaşırmıştı .
8) Çünkü Bertrand Russell ona, bir Dünya Barış ve Özgürlük Örgütü kuracağını haber verdiğinde, Wittgenstein bıyık altında gülmüştü. "Öyle sanıyorum ki, demişti bunun üzerine Russel, siz kendi adınıza bir Dünya Savaş ve Kölelik Örgütü kurmayı yeğlerdiniz." Wittgenstein bu düşünceye ateşli bir biçimde katılmıştı: "Evet, ben daha çok böyle bir örgütü yeğlerdim!"
9) Çünkü felsefenin hiçbir düşünce toplumunun yurttaşı olmadığını ileri sürüyordu. Hatta Wittgenstein'ı filozof yapan, bu köktenci tuhaflığıydı.
IO) Çünkü Tractatus logico-philosophicus'u yayımlayan editöre, o~Okuduklarından hiçbir şey anlamayacak olan okurun kinini kusabilmesi için, kitabın sonuna on-on iki boş sayfa eklemesini önermişti. Ayrıca yıldız falına inananların, yıldızların kendisi hakkında ne söylediğini öğrenmelerini sağlamak için, kitabın kapağına doğum tarihinin ve saatinin konmasını da istemişti...
11) Çünkü onun ülküsü, bir dilbilgisi damlasının içinde bir felsefe bulutu yoğunlaştırmaktı.
12) Çünkü kendi kendine sürekli şu soruyu soruyordu: Yalnızca belli bir yeteneği varsa ve bu yetenek de yok olmaya başlamışsa. insan ne yapabilir? En iyisi, bu yetenekle birlikte yok olmak değil mi?
13) Çünkü prostat kanserine yakalandığını öğrendiğinde, üzüldüğü şeyin bu tanı değil de, doktorunun ona, bu hastalığın kesin olarak tedavi edilebileceğini söylemiş olmasıydı. "Yaşamayı sürdürmeye hiç de hevesli değilim," cevabını yapıştırmıştı ona.
14) Çünkü şöyle diyordu: "Benim düşüncelerim, İngiliz garlarında bilet gişelerinin üzerine yapıştırılan şu afişe benzer: "Bu yolculuğu ille de yapmanız gerekiyor mu?" Bunu okuyan birinden şöyle bir cevap beklenebilir: "İkinci kez düşünecek olursam, hayır."
15) Çünkü yaşamı boyunca hiç kravat takmamıştı.
16) Çünkü atom bombasını acı fakat sağaltıcı bir ilaç olarak görüyordu.
17) Çünkü Schopenhaueı-'a sadık kalarak, çocuk yapmanın suç olduğunu düşünüyordu ve kendisine tutkun bir genç kıza bir gün, bunun gerçekte bu sefil dünyaya yalnızca bir varlık daha bırakmaktan başka bir işe yaramayacağını söylemişti. Ayrıca, insanların bu dünyada çok uzun süre yaşadıklarını düşünüyordu.
18) Çok günah işlediğinin ve bu günahların hiçbir şekilde bağışlanmayacağının bilincindeydi. Onun gözünde Tanrı acımasız bir yargıçtı; Tanrı'yı başka türlü düşünemiyordu.
19) Çünkü her türlü felsefi kanıt getirmenin sıradan bir edim olduğunu düşünüyordu. Russell'a itirafta bulunarak, bir çiçeği çamurlu elleriyle kirletmek istemediğini söylemişti.
20) Çünkü kendine şu soruyu soruyordu: "Şimdi, geçmiş olduğu zaman nereye gidiyor ve geçmiş nerede?" İşte, diyordu,felsefede insanın başına en çok dert açan sorulardan biri.
21) Çünkü Wittgenstein ile Thelonious Monk arasında tuhaf yakınlıklar var. Ona da, Monk'a da öykünmeye olanak yok - ikisi de çok karmaşık, çok kendine özgü. İkisi de sessizliğin müzikçisi.
22) Çünkü Ingeborg Bochman doktora tezini onun üzerine hazırladı.
23)Çünkü Iaabelle Huppert, Wernwr Schroder ‘in Malina başlıklı filminde , Wittgenstein’ı konu alan bir ders veriyor.
24)Çünkü Michel Haneke’nin Bir Rastlantının Zamandiziminden 71 Parça başlıklı filmi, doğrudan onun felsefesinden, İngiliz Derek Jarman'ın Wittgenstein filmi de onun özyaşam öyküsünden esinleniyor.
25) Çünkü Freud'u yalnızca bakış açımızı değiştiren biri olarak değil, yeni bir bakış açısı yaratan, modernliğin en büyük estetik tanrılarından biri olarak görüyordu.
Roland Jaccard- Cogito Sayı 33 Sessizliğin Grameri
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

Wittgenstein’den Estetik Üzerine Dersler

1. İnsanların estetiği bir tür bilim dalı olarak ne çıkarmaları ilginçtir. Onların estetikle neyi kastetmek istedikleri hakkında konuşmayı çok isterdim.

2. Estetiğin neyin güzel olduğunu açıklayan bir bilim dalı olduğu düşünebilir bunu söylemek bile çok gülünç olur. Sanırım o zaman bize hangi kahve türlerinin tadının güzel olduğunu da söylemesi gerekir.

3. Bu olayı kabaca şöyle düşünüyorum: Güzel bir yemek yenildiğinde veya güzel bir koku duyulduğunda vs. zevkin ortaya çıktığı bir alan vardır. Bir de her ne kadar güzel bir yemek yediğimizde ya da güzel bir müzik parçası dinlediğimize de aynı yüz ifadesi yapsak ta tamamen değişik olan bir sanat alanı vardır. ( Ayrıca çok sevilen bir şeye de ağlayabiliriz)

4. sokakta en iyi arkadaşını kaybetmiş birine rastladığımızı farz edelim ve bu kişi ses tonuyla ve el kol hareketleriyle bunu açıkça ifade etsin. “ Onun kendini ifade ediş tarzı çok güzeldi!” denilebilir. Diyelim ki, sonra kendi kendimize şu soruyu soruyoruz: “ Vanilyalı dondurmayı sevmemle bu kişinin kendini ifade ediş tarzına duyduğum hayranlığın nasıl bir benzerliği var?” Bu kıyas oldukça saçma görünebilir. (Fakat her ikisi arasında bir bağ kurulabilir) Birinin, “ Fakat bu, zevkin bambaşka türü!” dediğini farz edelim. O zaman “zevk”in farklı anlama geldiğini mi öğreniriz? Her iki durumda da aynı kelime kullanılıyor. Her ne kadar birinci durumda zevk hissi bulunduğumuz yargıda yer almasa da, bu tür zevkler arasında her hangi bir ilişki vardır.

5. Sanki, “ Sanat eserlerini böyle değerlendiriyorum; bazılarını hoş, bazılarını ise hor görüyorum.” deniliyormuş gibi. Bu oldukça ilginç olabilir. Sanat eserlerini ve başka şeyleri hoş veya hor görmemize neden olan her türlü ilişkiyi keşfedebiliriz. Örneğin vanilyalı dondurma yemekten hoşlandığımızı keşfetsek, belki de artık bu hoşnutluğa fazla bir önem vermeyiz. Bir şeyin hoşuma gittiğine veya gitmediğine karar verebileceğim tecrübelerle dolu küçük bir alan da olabilir. Örneğin bir toplumda mavi veya yeşil pantolon giymek çok anlamlı olabilir, başka bir toplumda ise hiçbir anlam ifade etmeyebilir.

6. Bir şeyden hoşlandığımızı nasıl ifade ederiz? Sadece tepkilerimiz ve yüz ifadelerimiz mi söz konusu olur? Tabi ki hayır. Genelde bu bir şeyi ne kadar sık okuduğuma veya bir takım elbiseyi ne kadar sık giydiğime bağlıdır. Belki de bir kez olsun “ Bu takım elbise güzel” demem, sadece sık sık giyer ve ona bakarım.


Kaynak: Ludwig Wittgenstein – Estetik Betimleme Din ve Freud Hakkında Dersler
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

7. Bir ev inşa ettiğimizi farz edelim. Pencereleri ve kapıları belli ölçülere göre yapıyoruz. Bu ölçülerin hoşumuza gitmesi söylediklerimizden dolayı mı olur? Hoşumuza giden şeyler hoşnutluğun bir ifadesi olarak mı adlandırılır? ( Bir şeyden hoşlandığımız hemen kendini belli eder)

8. Örneğin modayı ele alalım. Moda nasıl ortaya çıkar? Etek genişliğinin geçen yıla göre daha geniş olmasıyla mı? Bu, terzilerin bu tarzdan daha çok hoşlandıkları anlamına gelir mi? Tabii ki zorunluluktan değil. İşte bu yıl eteklerin modelini böyle yapıyor ve daha geniş dikiliyor. Belki de geçen yılın etek modellerini çok dar buldular, (bu nedenle) bu sene daha geniş dikiyorlar. Belki de bunu yaparken hiçbir hoşnutluk ifadesi kullanılmıyor. ( Ama terzi “böylesi güzel” demiyor. O iyi bir terzi. O sadece memnun)

9. Bir kapı tasarlanır, ona bakılır ve : “Yüksek, daha yüksek, daha yüksek...tamam böylesi iyi” denir. ( El kol hareketi) Bu nedir? Bir hoşnutluk ifadesi mi?

10. Belki de estetik için en önemli olan şeyi, örneğin hoşnutsuzluğu, tiksinmeyi ve huzursuzluğu estetik tepki diye adlandırabiliriz hoşnutsuzluğun ifadesini huzursuzluğun ifadesiyle bir tutamayız. Hoşnutsuzluk şöyle ifade edilebilir: “ Daha yüksek yap, bu çok alçak!...Bir şeyler yap işte!”

11. Hoşnutsuzluk ifadesi dediğimiz şey, huzursuzluk ifadesi artı bu huzursuzluğun sebebinin kavranması ve bu huzursuzluğun ortadan kaldırılması talebi mi? “ Bu kapı çok alçak, bunun daha yüksek olması gerekiyor!” dediğimde, huzursuzluğumun sebebini bildiğimi de söyleyebilir miyim?

12. “ Sebep” sözcüğü çok değişik tarzlarda kullanılıyor:
a – “İşsizliğin sebebi nedir?”, “ Bu ifadenin sebebi nedir?
b –“ İrkilmenin sebebi nedir?” diye sorulduğunda, sebep olarak “Şu gürültü” denilir.
c –“ Bu dişlinin dönmesinin sebebi nedir?” diye sorulduğunda, sebep olarak mekanizma gösterilir.

13. Estetik huzursuzluk konusunda “ neden?” sorusu vardır ama “sebep” yoktur. Huzursuzluk ifadesi eleştiri şeklini alır ve “ Duygularımı bastıramıyorum” ifadesinden başka bir anlam taşır, ya da buna benzer bir şeydir. Bu ifade şu şekli de alabilir, örneğin bir resmi inceliyorum ve “ Bu resmin neresi hatalı?” diyorum.

14. “Doğrudan doğru sebebin bilincine varabilir miyiz?” sorusunu sorduğumuzda, ilk olarak bir istatistiği düşünülmez, fakat bir mekanizmanın keşfi düşünülür. Bir şey başka şeyden kaynaklandığı, bunun sadece bir birlikte ortaya çıkma olayı olduğu o kadar çok söylenmiştir ki. Bu ne kadar garip değil mi? çok garip! “ Burada söz konusu olanın sadece gözlenen bir sonuç” olması, başka bir şeyin de olabileceği düşüncesini uyandırıyor. Bu bir tecrübe olabilir ama o zaman bunun ne anlama geldiği hakkında bir bilgim olamaz. Bu söylediğim zaman, başka şeyleri de yani bağlantıları da bildiğimizi göstermiş oluruz. İnsanlar, “ zorunlu bir bağlantı yok” diyerek bunu neden inkar ediyorlar?

15. Sık sık estetiğin psikoloji biliminin bir dalı olduğu söylenir. Bunun altında, adım attıkça ve ilerledikçe, bütün her şeyi –sanatın tüm gizemliliğini –psikolojik deneylerin yardımıyla anlayabileceğimiz düşüncesi yatıyor. Oldukça saçma bir düşünce ama yaklaşık olarak bu şekildedir.

16. Estetik soruların psikolojik deneylerle hiçbir ilgisi yoktur ancak başka bir yöntemle cevaplanırlar.

17. “ Şunu veya bunu söylerken aklımdan neler geçiyor?” Bir cümle yazıyorum. İhtiyaç duyduğum şey sadece bir kelime değil. Doğru kelimeyi buluyorum. “ Ne anlatmak istiyordum?” –Ah evet, söylemek istediğim şey buydu!” Böyle durumlarda bizi memnun eden şey bir cevaptır, örneğin (felsefede sık sık yaptığımız gibi) biri “Esasen neyi düşündüğünü sana söyleyeceğim...” “ Evet, aynen!” dediği zaman. Eğer birinin ne düşündüğünü biliyorsam ve bunu onaylıyorsa o zaman bu böyle bir şeyin ölçütüdür. Bu psikolojik deney denilen şey değildir.
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

DİL OLARAK FELSEFE

Yirmili yılların ortasında bir dönem Wittgenstein Cambridge’deki J.L. Austin de Oxford’taki felsefeye egemen oldu. Bu iki filozofun yöntemleri örtüşmekteydi. Her ikisi de, felsefe problemlerinin, kendimizi içinde bulduğumuz dünyanın – zaman, mekan, madde, nedensel ilişki vs. gibi –temel gizemlerinin karşımıza çıkardığı şeylerden değil, dili yanlış kullanmamızın sonucu olarak (örneğin “kanıt” terimini uygun düşmeyecek bir bağlamda kullanarak kendimizi mantıksal bir karmaşanın içine sokmak gibi) içine yuvarlandığımız karışıklıklardan doğduğunu düşünüyordu. Elbette “kanıt” terimiyle ilgili bu örnek çok basittir. Filozofların ilgilendiği karışıklık türleri, bundan çok daha karmaşıktır.

Wittgenstein’a ve Austin’e göre felsefenin görevi, dili kullanım biçimlerimizi dikkatle çözümleyerek bu tür karmaşaları ortadan kaldırmaktır. Bu alanda pek çok kayda deneysel araştırma yapıldığı gibi, araştırmacılar, aynı zamanda büyük keyif aldıkları parlak ve ustaca analizler sergileme fırsatı da buldular. Fakat, bu yaklaşım dilin ve mantığın dışında kalan felsefe problemlerine eğilmedi. Felsefeye bir akılcılık kazandırdı. İster sağduyuyla, ister politikayla, ister hukuk sistemiyle vs. ilgili oldun, deneysel sorunların deneysel yöntemlerle halledileceği söylendi. Geçmişte pek çok insanın inandığının tersine, felsefenin bu düzeyde bir katkısı olamazdı. Onun görevi, kavramsal biçimlerini çözümlemek ve netleştirmekti. Bu temelde İngilizce konuşulan dünyada felsefe, büyük bölümüyle sadece dille haşır neşir oldu ve anlam, gösterge ve hakikat, başlıca ilgi konuları haline geldi.


Bryan Magee – Felsefenin Öyküsü
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

DİLİN SINIRLARI


Tractacus ’un ön sözünde amaç konmuştur. Dilin sınırlarını çizmek..
Burada kastedilen sınırlar olgu dilinin sınırlarıdır.

“Bir olgu önermesi kesin anlamını , ancak içindeki sözcüklerin varolan şeyler yerine durmaları , ya da varolan şeyler yerine duran “başka sözcüklere” çözümlenebilir olmalarından alır.

Olguların simgelenmesi sözcüklerin şeyler yerine durmasıyla temellenir.

Bir sözcük bir nesne ile karşılıklı ilişki içinde olmadan onun yerine duramaz
Varolmayan şeylerle karşılıklı ilişki ise olanaksızdır.
Wittgenstein ’ın düşündüğü karşılıklı ilişki türü , bir adın adlandırdığı şeyle yakın ilişkisidir.

Bir önermenin kesin bir anlamı olması gerektiğini söylemek , bu önerme doğru olduğunda , zorunlu olarak gerçekleşmiş olacak her şeyi keskin bir çizgi ile ayırabilmenin olanaklı olması gerektiğini söylemektir.

Önermenin bu çizginin kuşattığı alan içinde kalan bütün incelemeleri , sayılabilir biçimde görünür olacaktır. İçermeler hep birlikte , gerçeklik üzerine belirli bir şey ileri sürecek ve sonuçta ya bunun gerçekliğe uymasından ötürü önerme de doğru olacaktır ya da uymamasından dolayı önerme de yanlı olacaktır.

İşte kesin anlam taşıdığına inanılan bu olgu önermeleri başlangıç kabul edilerek ilerlendiğinde , bir birleriyle mantıksal bağlar kurulmuş olan önermeler bütünü, gerçekliği bize verecektir.

Wittgenstein başlangıç önermeleri'ni , mantıksal olarak bağımsız olgu önermeleri öbeği olarak tanımlamış ve bu önermelerin “adlar” dediği öğelerinin kesin doğasını bir gizem örtüsü altında bırakmıştır.

Şimdi bu adlar, saklı olgusal içerik taşımayan salt adlar olarak düşünülmüştür. Öyle ise: onların anlamları da, yerlerine durdukları yalın nesneler, ya da (niteliğin okurca anlaşılmasını bekleyerek) kendisinin «nesneler» diye adlandırdıkları olmalıdır. Peki ne tür bir şeydir bir nesne?

Tractatus 'da hiçbir yanıtı olmayan bu soru, daha çok Hamlet'in çocukluk yıllarına ilişikin bir soru gibidir. Wittgenstein'ın anlam kuramı başlangıç önermeleri için kimi genel koşullar ;koyar ve bu önermelerin tam bir belirlenimi, söz konusu koşulları yerine getiren her şey olabilir. Dolayısıyla, Tractacus'un “nesnelerinin" özdek parçacıkları mı, yoksa insan gözlemcilerın duyu verileri mı olduğu sorusuna bit yanıt bulmayı beklemek yararsızdır. Gerçekte, bu her iki türden de örnekler kullanır, fakat kendini ne birine ne de öbürüne bağlar. Bunun nedeni, kuşkusuz, olgusal anlam kuramının bütünüyle genel oluşu ve Wittgenstein 'ın, bu kuramın uygulanmasını bilgibilimden taşınmış ilgisiz uslamlamalarla sınırlamayı istememiş olmasıdır. Onun başlangıç önermeleri gizemlidir. Bu ise, Tractatus ile ilgili, kabul edilmesi gereken bir olgudur.

Başlangıç önermeleri olgu söylemi dizgesinin odağında yer alır ve onun iç sınırını oluştururlar. Wittgenstein'ın dizgeyi belirleyişinin ilk aşaması bu iç sınırı koymak olmuştur; çünkü bu, dizgeyi dışa doğru geliştirmeye başlayarak dış sınırı, yani kabarcığın genleşme sınırını hesaplayacağı, çıkış noktasıdır.

İkinci aşama olan dış sınırın hesabı çok daha kolay betimlenir. Bunun nedeni, bu ikinci. işlemin bir ölçüde daha az karmaşık olması ve bir ölçüde de Wittgenstein 'ın dış sınırı hesaplama yönteminin, çıkış noktasını koyma yönteminin tam tersi bir işlem olmasıdır. Çünkü, tüm olgu önermelerinin tamamlanmış çözümlemeleri, zorunlu bir anlamda, bütünüyle başlangıç önermelerinden oluşmuşsa, bundan tüm olgu önermelerinin bütünüyle başlangıç önermeleri nden kurulabileceği anlaşılır. Bireşim süreci, tersine çevrilmiş çözümleme sürecinden başka bir şey değildir:


Not Dilin Sınırları başlıklı bölümden seçmeler ..
Wiitgenstain- David Pears

Göndergeci kuram : [İng. referential theory, Fr. theorie réfrentielle]
Bir tümcenin anlamını, onun göndergesi olarak açıklamayı deneyen öğreti. İlk kez Frege tarafından tematize edilmiş olan bu görüş, tüm neo-pozitivistlerce benimsenerek savunulmuştur. Böylece, II. Dünya Savaşı'na kadar yaygın kabul görmüş bir yanılgı sonucu, herhangi bir göndergesi olmayan tümceler anlamdan yoksun sayılmıştır. Sözgelimi, Wittgenstein'ın Tractatus'ta işlediği tasarımcı anlam görüşü, göndergeci bir yaklaşımdır. Bu kuram, bildirim türündeki doğrulanabilir tümceler için büyük oranda açıklayıcı bir anlam kuramı olmakla birlikte, doğrulama ilkesine kayıtsız olan edimsel sözcelemler için benzeri bir açıklama gücünden yoksundur. Bir başka de- yişle, belirli bir göndergesi olmadığı halde anlamlı olan tümceler vardır.

Dil Felsefesi sözlüğü- Atakan Altınörs.
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

EYLEM OLARAK KONUŞMA
İngilizce konuşulan dünyada felsefe, büyük bölümüyle sadece dille haşır neşir oldu ve anlam, gösterge ve hakikat, başlıca ilgi konuları haline geldi. Ancak, balayı döneminden sonra, meslekten filozofların dünyasında giderek daha çok sayıda insan, fazlasıyla dar, skolastizme yuvarlanmaya meyyal bir yaklaşım olduğunu düşünmeye başladı. A.J. Ayer, J.L Austin’in eserlerini yavan olarak nitelerken, pek çok meslektaşı da onunla aynı fikirdeydi. Günümüzün analitik filozofları arasında, zorlu analiz tekniklerinin, mantığın ve dilin sınırları dışında kalan sorunlara da –daha doğrusu, daha geleneksel türde sorunların yanı sıra, ırk ve cinsiyet alanındaki toplumsal politikalar, müzik ve cinsellik dahil, geçmişte filozofların nadiren ele aldığı çok geni,ş bir alanda –uygulamak yönünde giderek artan bir eğilim gözlenmektedir.

Ancak bu yaklaşım, bu alanlarda kullanılan niteleyici sözceleme kiplerini ve kavramları çözümlemeyi bugün de sürdürmektedir. Austin’e haksızlık etmemek gerekir; felsefeye çok verimli olmuş bir düşünce kazandırmıştır: Eylem olarak konuşma. Austin’e göre, bir şey söylediğimizde, aynı zamanda bir şey de yaparız: betimler, yadsır, özendirir, buyurur, sorar, önerir, açıklar, uyarırız vs. bu şeyleri yapmadan konuşmak neredeyse olanaksızdır ve Austin, insanların sözcükleri kullanarak icra ettikleri binlerce farklı eylem bulunabileceğini iddia eder. Çözümlemesine genellikle şunu sorarak başlardı: “ Bunu söyleyen biri ne yapıyor olabilir? Ve söz hangi durumlarda kullanılabilir?” Eğer o ifadenin içinde kullanılabileceği bir durum tasavvur edilemiyorsa, Austin’e göre o sözcüğün anlamı yoktur. “ Gösterimsel sözceleme” adını verdiği bir konuşma-edim türü, özellikle insanların hayal gücünü ortaya koymaktaydı; “ teşekkür ederim”, “tebrik ederim”, “söz veririm” ve “özür dilerim” gibi ifadeler, betimledikleri eylemleri yerine getiren ifadelerdir.

DİLİN BİLİNCİNE VARAN BİR YÜZYIL
Ne var ki, Wittgenstein adı genel kültüre girerken Austin adı girmedi. Wittgenstein’ın, tıpkı bu anlamları nihai olarak yaşam formları içine yerleştirmiş olması, nasıl toplumbilimciler ve antropologlar tarafından sevilmesine neden olduysa, dilsel anlamları çözümlemesindeki hüner ve ustalık da, sayısız yazın eleştirmeninin sevgisini kazanmasına neden oldu. Felsefenin çok dışına taşan ve bütün sanatları, bütün akademik konuları etkileyen nedenlerden dolayı, 20. yüzyıl, dille diğer yüzyıllarda olduğundan çok daha fazla uğraştı ve dilin kullanımı konusundan çok daha bilinçliydi. Bu sayede, 20. yüzyılda ortaya çıkan dil felsefesi, kendi döneminin mizacına uygun düştüğünü gördü ve genel olarak aydınlardan, başak herhangi bir dönemde olabileceğinden daha çabuk kabul gördü.

Daha önce hiçbir çağda belli başlı filozoflardan hiçbiri, dilbilimin felsefeye uygun bir konu alanı olduğuna inanmamıştı; aslında 20. yüzyılın önde gelen filozoflarından bir çoğu da buna inanmadı. Dilbilimi felsefe için yeterli görenler karşısında şaşırıp kaldığını bizzat bu yaklaşımın babası olan Bertrand Russell’ın söylediği hatırlatıldı hep. Ayrıca, Russell’ınkinden tamamen farklı yollardan giden, farklı yöntemler kullanan başka büyük simalar da vardı.
Bryan Magee – Felsefenin Öyküsü
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

Ludwig Wittgenstein’ı tanımak için iki kılavuz


20. yüzyılın felsefe tarihinde bir alınyazısı gibi duran Wittgenstein ’ın yaşamı, eserleri ve felsefesi Cogito dergisinin son sayısında kapsamlı ve kuşatıcı bir dosya ile irdeleniyor. “Ludwig Wittgenstein–David Pinsent” ilişkisine dair İletişim’den çıkan kitapta ise filozofun varoluş karşısında üzgün ve ruhu örselenmiş bir yalnız adam olarak portresini görmek mümkün.
Ludwig Wittgenstein ismi 20. yüzyılın felsefe tarihinde bir alınyazısı gibi durur. Wittgenstein, geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren “bir öğretiler bütünü değil, bir etkinlik” olarak tanımladığı felsefenin geride bıraktığı önemli dönemeçlerde belirleyici bir role sahiptir. Öyle ki bugün, Tractatus’un önsözünde ve hattâ geç dönemlerinde Wittgenstein’ın kendisine hayranlığını ifade ettiği Gottlob Frege , işte bu bağlantı nedeniyle büyük bir filozof kabul edilir. Tüm felsefecilerin er ya da geç yüzleşmek zorunda oldukları, felsefe öğrencileri için heyecan verici bir düşünme ve var olma serüveni olan bu büyük filozofu bugünlerde yeniden okumak ve/veya tanımak için iki sebebimiz var: Cogito dergisinin “Wittgenstein: Sessizliğin Grameri” adıyla yayımlanan, filozof için hazırladığı özel sayı ve İletişim Yayınları’nın ‘Aşklar ve Çiftler’ dizisi içinde yayımladığı “Ludwig Wittgenstein–David Pinsent” adlı gerçekten benzersiz kitap.
Cogito dergisi hazırladığı kapsamlı ve kuşatıcı bir sayıyla Wittgenstein’ın yaşamını, yapıtlarını ve felsefesini irdeliyor. Söz konusu, Wittgenstein olunca kuşatıcılık sıfatının bizi nereye kadar götüreceği tartışılabilir. Yine de Cogito, bize kalıcı ve önemli noktaları atlamayan bir zihinsel harita sunuyor. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli bilim filozoflarından Paul Feyereband ’ın, Wittgenstein’ın “Felsefî Araştırmalar” adlı yapıtını tartıştığı yazısı, filozofun öğrencisi Bouwsma’nın Wittgenstein ile ilgili anı ve notlarından oluşan “Konuşmalar”ı, Roland Jaccard’ın “Wittgenstein’ı Sevmek İçin 50 Neden” adlı denemesi ve filozofun “Kesinlik Üzerine” adlı yapıtından bir bölüm dergideki en dikkat çekici ve özgün yazılar.
Özellikle Jaccard’ın yazısı Cogito’yu bir felsefe ders kitabı olmaktan kurtarıyor. Peki, nedir Wittgenstein’ı sevmemizi gerektiren nedenler? Genellikle filozof kimliğinin dışına çıkmakla beraber; onu Avrupa’nın en zenginlerinden biri yapabilecek mirası reddetmesi, dostluğa inanması (basit fakat yeterli bir neden!), Heidegger gibi Hitler’in, Sartre gibi Komünist Partisi’nin kuyruğuna yapışmaması, Ingeborg Bachmann’ın doktora tezini onun üzerine hazırlaması, üniversitede yapılan felsefe eğitimini hor görmesi, bir konferans için pozitivizmin yuvası Viyana Çevresi’nin davetlisi olduğunda dinleyicilere Tagore’dan mistik şiirler okuması bu nedenlerden bazıları olarak sayılabilir.
Tüm bunlara, bu sıra dışı yaşamın ve olağanüstü felsefî etkinliğin arasına karmaşık duyarlıklar sığdırmış olmasını da ekleyebiliriz.
Justus Noll’un “Ludwig Wittgenstein–David Pinsent” ilişkisine dair kitabı bu bağlamda okunduğunda karşımıza kıskanç, varoluş karşısında üzgün ve ruhu örselenmiş bir yalnız adam olarak Wittgenstein çıkıyor. Burada karşımıza çıkan, bir dâhinin felsefedeki değil, iç dünyasındaki çaresizliğidir. Ludwig ve David’in ilişkileri en temelde, bize rahatsız edici görünmesinin yanında, yazık ki trajiktir... Bu, hüzünlü bir öyküdür; felsefeyle, mantıkla, müzikle renklenen, bir dâhinin kaprisleri ve delilikleri arasında gidip gelen, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle iyice hüzünlü bir hal alan sıra dışı dostluk öyküsü. Genç Ludwig felsefe kariyerine adım attıktan sonra sürekli olarak intiharı sorgular, intihar eden üç kardeşinin ardından yaşamına son vermek konusunda kendisiyle şiddetli bir çatışma yaşar. Çünkü “kendi benliği onu sürekli kemirmektedir”. Fakat David’i tanıdıktan sonra günlüğüne şöyle yazacaktır: “Ve bir kez sevdikten sonra, yaşamaktan vazgeçmek hiç de kolay olmuyor.” Bu olağandışı arkadaşlık en mutlu günlerine Norveç ve İzlanda’ya yapılan iki kuzey seyahatinde ulaşır. Ardından iki dost birbirlerini Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte karşı cephelerde bulurlar. Bu gelişme en çok Ludwig’i yaralar: “Bütün dünyayı ele geçiren, ancak bu arada ruhu zarar gören bir kimseye, bu yaptığının ne faydası dokunur?” Wittgenstein cephede bir yandan Schopenhauer’i, Tolstoy’u, Dostoyevski’yi okurken bir yandan da mantıksal önermelerin yapısı üzerine kafa yorar. Bu dönem çalışmalarının sonunda başyapıtı Tractatus ortaya çıkacaktır. Ludwig ve David’in savaş süresince mektuplaşmaları ve buluşabilme hayalleri 1918’de David Pinsent’in bir test uçuşu sırasında hayatını kaybetmesiyle son bulur. Wittgenstein 1921’de yayımlanan Tractatus ’u David’e ithaf eder; felsefenin büyük adımını atmış bir filozof ve kalbi kırık bir genç adam olarak...
Ludwig Wittgenstein’ın felsefî etkinliğinin, çok tartışılan ve birbirinden çok farklı biçimlerde değerlendirilen yapısı, hiç şüphesiz, görüşleri çoğunlukla kişisel noktadan çıkan bir düşünür olmasından kaynaklanıyordu. Onda sevdiğimiz şey, belki de, bilimsel olandan çok ahlakî ve dinî güdülerden etkilenmiş olması –Tractatus’u bile etik kaygılarla açıklıyordu– ve yeri geldiğinde felsefî sezgilerine kulak vermesiydi.

Aslında Wittgenstein’ın tüm arzusu, yalın bir varoluş çabasıydı, ki bu çabada aşkın ruhunda açtığı yaralar felsefenin açtıklarından daha az değildi. Yine de derin bir umutsuzlukla yoğun acıların birleştiği yaşamını sonunda “çok güzel” diye tanımlaması hüzünlüdür. Ludwig Wittgenstein, felsefeye duyduğu kuşkuda haklı olabilir; fakat bizi oraya kadar çıkaracak merdiveni tekmelemeden önce onun yapıtını iyice ‘okuma’mız gerekiyor. Justus Noll’un kitabı ise Oscar Wilde’ın o eşsiz cümlesini –bağlamı ne olursa olsun– bir kere daha haklı çıkarıyor: “Öteki dünyanın açıklaması ne olursa olsun; bize bu dünyayı açıklayacak olan aşktır, Alman felsefesi değil!”
Can Bahadır Yüce
02.12.2002 Zaman
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

SÖYLENMEYENİ SÖYLEMEK: Tractacus’ta Paradoksal Yapı.
Ali Utku
Doğu Batı Dergisi Sayı:9

Roland Jaccard, "Wittgenstein'ı Sevmek İçin 50 Neden" başlıklı yazısında, Wittgenstein 'ın, "fılozofların sorunlarını, onların düşündüğünden daha çılgın şeyler düşünerek çözebiliriz." sözünü, onu sevmenin yeter sebeplerinden biri olarak sunuyor. Sebep yeterlidir, zira bir gramer damlasının içinde felsefe fırtınası koparmak idealiyle Wittgenstein, bu sözünü felsefesinde sınırlara oynayan çılgınca deneyimlerle teyit etmiştir. Nitekim, Tractatus düşüncenin bütün felsefı sorunları kökten halletmek iddiasıyla giriştiği bir çılgınlık deneyimi değildir de nedir?
Bütünlüğün, sınırların gittikçe sınırsızlaştığı parçalanışına doğru uzatılan bir merdiven. Felsefeden çıkışın (kaçış mı
demeliydim?) başı sıkışmışlar için yalnız bir kullanımlık yangın merdiveni. Evet, "bir kullanımlık merdiven" çünkü Wittgenstein'ın ifadeleri de bu yöndedir.

Bu konu Tractatus'un paradoksal yapısıyla ilgilidir ve paradoksal yapı kitabın en az diğer sorunları kadar ilginç, önemli ve çokça tartışılan yönlerinden birini oluşturur. Söz konusu olan (çılgınlık) Tractatus'un kendi kendisiyle çelişmesi, kendi geliştirdiği söylemin içine sığamamasıdır. Wittgenstein'ın geleneksel felsefeyi sona erdirdiğini öne sürdüğü dahiyane eserinin garip yazgısı, kendi önermelerinin de felsefı önermelerin safında yer alan saçma önermeler olduklarını itiraf etmek olmuştur. Bu yazımızda Tractatus'un bünyesindeki paradoksal yapının üzerine gitmeye çalışacağız.

Wittgenstein'ın erken felsefesinin eleştirel yönteminin hedefı, tıpkı Kant 'ınki gibi sınırlandırmadır. Kant'la birlikte dikkatler varlıktan çok bilgiye, bilginin olanağı ve koşullarına çevrilmiş, varlığın kendinde, kendi başına, ne ise o olârak bilinebilirliğinin olanaksızlığının verdiği derin uyarımla, varlığın ancak bilen varlığın bilme koşullarına göre bilinebileceği üzerinde durulmuştu. Kant, düşünceye bir sınır çizerek olgusal dayanağa sahip bir bilgi alanı (yasal bilgi) açarken; Wittgenstein, Kant'ın düşünce alanında tartıştığı sorunları dolayımlı olarak, dil vasıtasıyla ele alır, sınırı dil üzerinde çizerek olgusal dayanağa sahip bir ifade alanı (yasal söylem) oluşturur. Varlığın ne ise o olarak bilinebilirliğinin ya da bilinemeyişinin ne ölçüde dile getirilebileceğinin sınanması ve bu sınanma işinin koşullarının aranması asıl ilgi durumundadır.

Wittgenstein, bütünüyle sınırlara yönelmiş yapıtı Tractatus'un önsözünde, kitabının felsefe sorunlarıyla ilgilendiğini ve bu sorunların ortaya çıkış sebebinin dilin mantığının yanlış anlaşılması olduğunu beliıtir.Felsefe sorunları dilin nasıl çalıştığının iyi bir şekilde anlaşılmasıyla çözülebilecektir ve Tractatus'un hedefi de budur. Wittgenstein bu konuda iddialıdır. İleri sürdüğü düşüncelerin kesinlik ve doğruluklarının tartışma götürmez olduğunu; bundan dolayı da sorunların esas itibarıyla nihai olarak çözülmüş olduğuna inandığını vurgular.'~ Burada felsefeden çıkışa ya da daha tam bir ifadeyle felsefenin sonuna (geleneksel anlamda) işaret eden "sorunların esas itibarıyla nihai olarak çözülmüş olduğu" iddiasının altını çizmek gerekiyor. Bu büyük bir iddiadır zira felsefenin tarihi çözümlerin değil, sorunların tarihidir ve felsefeye kendine özgü niteliğini kazandıran da bu sorunlardır. Kaynağından bu güne, felsefenin en önemli işlevinin soruşturmak, sonra da anlamlı soruları açık bir şekilde ortaya koymak olduğu hep söylene gelmiştir. Bu bağlamda felsefe, sorunlarımıza nihai yanıtlar vermekle sorumlu değildir. Daha ziyade yanıtlarımızı sorgulamakla sorumludur. Hiçbir felsefe sorununun nihai olarak işi bitirilemez. Felsefe sorunları -en azından önemli bir bölümü-sürekli gündemdedir. Sorunların tükendiği yerde felsefe de tükenmiş olacaktır. Böylece dil merkezli soruşturmasıyla radikal bir yaklaşım sergileyen ve felsefenin (bilimler karşısında) kendi kendisiyle hesaplaşmasının en ciddi ve uzlaşma kabul etmez ürünü (yaygın tabirle "kutsal kitabı") olarak nitelenen Tractatus'un hedefleri daha iyi anlaşılmış olur.
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

Grayling'in de belirttiği gibi bu kitapta Wittgenstein'ın amacının iki ayrı görünümü vardır. Onun hedefı felsefe sorunlarını çözmektir ve bu nedenle de dilin nasıl işlediğini göstermek ister. Tractatus'un ortaya koymaya çalıştığı şey, dilin anlaşılmasının niçin felsefe sorunlarını çözmesi gerektiğidir.

Wittgenstein, kitabının bütün anlamının şuna benzer bir ifadede toplanabileceğini belirtir: "Söylenebilen her şey açıkça söylenebilir ve üzerine konuşulamayan hakkında susmak gerekir ". Bu anlamda söylenebilenle (düşünülebilen) söylenemeyen (düşünülemeyen) arasındaki ayrım kitabın ana ilgisidir. Bu iddianııı daha açık bir ifadesini Wittgenstein'in Russell'a yazdığı bir mektubunda da görmek mümkündür:"Tractatus'un esas noktası önermelerle yani dille ifade edilebilen şeyin (ve bu düşünmeyle, düşünülebilen şeyle aynı anlama gelir) ve önermelerle ifade edilemeyen fakat sadece gösterilebilen şeyin kuramıdır ki bu inandığım belli başlı felsefe sorunudur."
Böylece mesele açıktır; kitap yöneldiği hedeflere bir sınırlandırma yoluyla ulaşacaktır. Wittgenstein'ın da belirttiği gibi sınırlandırmanın gerçekleştirileceği alan düşüncedir, fakat düşünceye sınır çizebilmek için sınırın her iki tarafını da (yani düşünülemeyeni de) düşünmemiz gerekirdi. "Bu yüzden yalnız dilin içinde bir sınır çizilebilir ve sınırın ötesinde kalan şey ancak saçma olacaktır" Wittgenstein'ın kanaatine göre dilin sınırları düşünceninkine de tekabül eder. Düşüncenin doğasıyla ilgilenmek bizi dilin doğasıyla ilgilenmeye götürür.

Tractatus'ta sınırlandırma faaliyeti, dilin sınırları içinden, dilin merkezinden, mantığından dışarıya doğru bir yürüyüştür. Daha şimdiden "içerisi- dışarısı" gibi bir ayrımla yüz yüzeyiz. Özne kendi kendine döner, kendi diline kapanır, söylemsel kabuğuna çekilir ve sınırlarını oluşturur. Bu bağlamda dilsel bir varlık olarak insanı merkeze alan Wittgenstein felsefesinde, dilin belirleyici bir konumu vardır. İnsanın dünyaya bakışının merkezi de dildir: "Dilimin sınırları dünyamın smırlarını gösterir".

Wittgenstein, şeylerin karmaşıklığına (kaos) karşı dilin düzenini (logos) koyarak kaostan sıyrılmaya çalışır. Dilde kalarak ve dilden, dilin mantığından şeylere doğru hareket ederek kaosa karşı kategorik bir tavır almıştır. Böylece dilde, düşünce, dil ve gerçeklik alanlarının geçişkenliği içerisinde doğruluk ve kesinlik sorununu aydınlatabilecek bir kriter aramaktadır.

Bu aynı zamanda tarih içinde ortaya çıkân bir çok köklü düşünce sorununu çözebilecek bir kriter arayışıdır. Düşüncenin bir şeye dair olduğunu ve kendisini dilde ortaya koyduğunu düşünürsek, tarih boyunca dini, etik, estetik, metafızik, bilimsel vb. bir çok farklı söylem alanlarının oluştuğunu göz önüne alırsak, Wittgenstein'ın dil ve anlam düzeyinde geliştirdiği çözümlemenin bizi ifade etme (söylem oluşturma) konusunda kesin bir zemine doğru çekmeye ve spekülatif mahiyette söylem alanlarından koparmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Dil içinde bir kriter elde edildikten sonra yapılması gereken şey, mevcut söylem tarzlarını oluşturan farklı türden önermelerin anlamlarının kontrol edilmesi için doğalarının incelenmesidir. Zaten Wittgenstein Notebooks 'ta bütün işinin önermelerin doğasını incelemekten ibaret olduğunu açıkça ifade etmektedir."
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

Düşünceye sınır çizme faaliyetinin dilde gerçekleştirilmesi Tractatus 'un düşünce, dil ve dünya (burada "gerçeklik" kavramını da anlamalıyız) bağlantısı çerçevesinde sorunları genel bir dil kuramına nasıl taşıdığına da işaret eder. Düşünce, dil ve dünya Tractatus'ta paralel yapılardır ve düşünce diğer yapılara nispetle daha az önemlidir.

Wittgenstein'ın erken felsefesini belirleyen ve Tractatus'un merkezi tezi olan "resim kuramı" (picture theory) dilin dünya ile ilişkisine dayandırılır. Bu temsil ilişkisi dil ve dünyanın birbirine uygun, paralel yapılar olarak İşlevi dünyayı resmetmek olan dil, dilsel resimlerle dünyayı yansıtır, temsil eder.temellendirilmesini gerektirir. Wittgenstein'ın kuramsal çözümlemeleri de bu uygunluğu sağlamaya yöneliktir.

Hartnack'ın ifadeleriyle, resim ve onun resmettiği şey arasında yapı benzerliği bulunmalıdır yani Eğer yapı bozulursa sonuç antamsız otacaktır, başka bir deyişle eğer dilin biçimi gerçekliğin yapısıyla uyumlu ise anlamlı ifadeler kesin ve net bir biçimde ifade edilebilecektir.ı-

Tractatus'ta yapısal çözümleme çerçevesinde dil ve dünya birbirine dilin biçimi gerçekliğinkiyle aynı olmalıdır.uygun, paralel yapılar olarak kendilerinde artık parçalanmayan unsurlara indirgenecek ve bu indirgeme sürecinde dilde ve dünyada belirlenen seviyeler arasında temsil ilişkisini oluşturan yapı benzerlikleri kurulacaktır.

Dil ve dünya arasındaki karşılıklı yapısal konumları Grayling'e başvurarak kısaca gözler önüne serelim:

Wittgenstein'a göre dil önermelerin toplamından meydana gelir ve önermeler de onun temel-önerme (elementary-,proposition) olarak isimlendirdiği önermelerden oluşurlar.

Kendilerinde bileşik bir yapı arzeden temel-önermeler isimlerin (name) bir bileşimidir. İsimlerse dilin en son unsurudur (yapı taşı).

Buna mukabil olarak dünya olguların (fact) toplamından meydana gelir ve olgular şey-durumlarının (states of affairs) bileşimidirler.

Kendilerinde bileşik yapı arzeden şey-durumları da objelerin (object) bir bileşimidir. Objeler dünyanın en son unsuru (yapı taşı) ve tözüdür.

Dilin en son unsuru olan isimler dünyanın en son unsuru olan objeleri gösterir. İsimlerin bileşimi olân temel önermeler de Şey-durumuna karşılıktırlar. Bunlar karşılıklı yapıların belirtilen sıradaki bileşik biçimini oluştururlar.

Yapısal bağıntıda önermeler ve olgular arasındaki resim ilişkisi neticesinde dil dünyanın resmi olarak kavranmaktadır. Burada ana hatlarıyla ortaya koyduğumuz paralel yapıların seviyeleri arasındaki dikey ve yatay ilişkilerin oldukça basit bir temsilini aşağıdaki gibi verebiliriz.

Dilin işlevi dilsel resimler aracılığıyla dünyayı resmetmektir.

Her önerme mantıksal biçimi aracılığıyla dünyadaki olanaklı bir şey-durumunu tasvir eder.

Sonuçta, önermeyi oluşturan ve objeleri temsil eden isimlerin düzenlenme biçimi, önermenin yansıttığı şey-durumundaki objelerin düzenlenme biçimi ile aynı ise önerme doğru;

önermedeki isimlerin düzenlenme biçimiyle şey-durumundaki objelerin düzenlenme biçimi farklı ise, önerme yanlış;

Önermedeki isimlerin düzenlenme biçimi, şey-durumundaki objelerin düzenlenmesinin olanaksız olacağı bir biçimde ise, önerme anlamsızdır.
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

Wittgenstein'a göre dilde anlam sınırı dildeki temel-önermelerin tüm olanaklı değişik düzenlemeleri tarafından saptanır. Dilin yapısını kuran olgusal önermelerle temel-önermeler arasındaki yapı ilişkisi bir doğruluk-fonksiyonu ilişkisidir: "Önermeler temel-önermelerin doğruluk-fonksiyonudur" Bileşik önermelerin doğruluk değeri (doğruluğu ya da yanlışlığı) onu oluşturan bileşenleri tarafından belirlenir. Bu anlamda önermeler doğruluk-fonksiyon bağlantılarıyla temel-önermelerin şekillenmesidir. Çünkü onlar kendi doğruluk değerleri için temel-önermelerin doğruluk değerlerine bağlıdırlar.

Önermeler, temel-önermeler arasındaki doğruluk değerlerinin ayrımına göre doğru veya yanlış olacaktır. Anlamlı önermeler olgusal bir alana işaret etmektedir. Böylece olgusal alanda bir şey-durumunun varolması ya da varolmaması gibi iki şıkka karşılık önermeler de "değilleme" ile iki şıkka sahip olacak ve olgulara bağlı olarak önermelerin doğruluk değerleri belirlenecektir.

Önermenin dogruluk-fonksiyonu durumundaki temel-önermelerin doğruluk-fonksiyonları ise yine kendileridir. Böylece olgusal önermelerin doğruluk ve yanlışlığını tespit eden kriter temel-önermeler olarak belirlenir. Şayet bütün temel-önermeler verilirse ve hangilerinin doğru, hangilerinin yanlış olduğu bilinirse dünya bütünüyle resmedilmiş olur.

Temel önermenin doğruluğu daha önce belirttiğimiz gibi tasvir ettiği şey-durumunun varolup olmamasına bağlıdır. Bu durumda olgusal söylemin merkezinde temel- önermeler durmaktadır. Wittgenstein'ın dilde çizmek istediği anlam sınırı'da temel-önermeler tarafından belirlenmektedir. "Emprik gerçeklik objelerin toplamıyla sınırlandırılmıştır. Sınır temel-önermelerin toplamında yeniden kendisini gösterir".

Wittgenstein dil ve dünya arasındaki resim ilişkisi çerçevesinde dilde bir anlam sınırı çizmiştir. Anlamın sınırları aynı zamanda olgusal söylemin sınırlarıdır. Dil gerçekliği tasvir ettiği için dilin mantıksal formu gerçeklik tarafından idare edilir. Bu form idare edilmeksizin hiçbir şey söylenemez. Dil sadece gerçek olan, olgusal olan ve mantıksal olarak olanaklı olan hakkındaki muktedir konuşmadır. İfade,edilemeyen, mantık uzamının dışında kalan şeyler sadece ifade edilememekle kalmaz, onlar aynı zamanda düşünülemezler de. Bu yüzden bir olgunun mantıksal resmi düşüncedir. Olgunun mantıksal resmiyle Wittgenstein önermenin olguyla aynı mantıksal forma sahip olmasını ifade eder.
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

Dilin yapısına yönelik mantıksal çözümlemeden hareket eden ve sonunda bir çeşit dil metafıziğine ulaşan Wittgenstein için dilin en önemli karakteristiği, "söylenebilen" ve "gösterilebilen" arasındaki ayrımda bulunur. Dil ve dünya arasında resimsel bir ilişki kurabilmek için katı kurallar konulması, doğal olarak dilin işlevi dışında kalan alanları kendiliğinden getirmiştir. Wittgenstein bizim mantık uzayımızın sınırları dışında kalan, dolayısıyla dile getirilemeyen bu tip alanların varlığını inkar etmek yerine, onları "söylenemeyen" alan olarak muhafaza eder.

Böylece dilde çizdiği sınır çerçevesinde mantık uzayımızı bu tip alanlardan ayırır. Dilin ve dünyanın sınırlarının dışını işaretleyen önermeler "saçma" (yok-anlamİı)dır. Olgusal alanı aşan, dilin sınırları dışındaki şeyler hakkındaki önermeler herhangi bir şeyin resmi olamazlar. Onların resmedilebilecekleri hiçbir şey yoktur. Bunun doğal bir sonucu olarak etik, estetik, din ve hayat sorunları hakkında hiçbir şey söylenemez.

Nitekim, geleneksel felsefenin önermeleri de dilin sınırlarının ötesine açılan, söylenemeyeni söylemeye çalışan önermelerdir. Tractatus 'un can alıcı tezlerinden olan, "doğru önermelerin toplamı doğal bilimlerin toplamıdır" ifadesinde vurgulandığı gibi anlamlı önermelerle saçma önermeler arasındaki sınır, doğa bilimleriyle felsefe arasındaki sınırla çakışır. Felsefe doğa bilimlerinden biri değildir ve onun görevi felsefi önermeler ortaya koymak değil, önermelerin mantığını açık kılmaktır.

Bu tezler Wittgenstein'ın felsefe hakkındaki düşüncelerini özetlemekle kalmaz, aynı zamanda Tractatus'un yapısını da gösterir. Kitapta, dil ve felsefe bir dil eleştirisi kalıbında birleştirilmiştir. Zaten Wittgenstein'ın kanaatine göre bütün felsefe bir dil eleştirisidir.

Wittgenstein, söylenemeyen fakat kendisini göstereni "mistik olan" (mystical) olarak isimlendirir."Mistik olan"la konuşulması, tasviri hatta düşünülmesi olanaksız olanı ifade eder. Çünkü dil onun hakkında mantıklı olarak kullanılamaz. Öte yandan "mistik olan" duyguyla (feeling) ilişkilidir. Mistik olan kavranamaz, dilin onu ifade etmeye gücü yoktur. Burada Wittgenstein bilimin sınırlarının ötesindeki sorunlara işaret eder. Wittgenstein her ne kadar dile getirilemeyen hakkında susma telkininde bulunuyorsa da aslında onu en çok ilgilendiren bu sorunlardır. "Yüksek şeyler" (higher) olarak tanımladığı bu tür alanlardan dilimizin olanağı çerçevesinde bizi koparırken onlara mistik bir bağla yeniden bağlanmamızı sağladığını söyleyebiliriz.
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

Dilin yapısına yönelik mantıksal çözümlemeden hareket eden ve sonunda bir çeşit dil metafıziğine ulaşan Wittgenstein için dilin en önemli karakteristiği, "söylenebilen" ve "gösterilebilen" arasındaki ayrımda bulunur. Dil ve dünya arasında resimsel bir ilişki kurabilmek için katı kurallar konulması, doğal olarak dilin işlevi dışında kalan alanları kendiliğinden getirmiştir. Wittgenstein bizim mantık uzayımızın sınırları dışında kalan, dolayısıyla dile getirilemeyen bu tip alanların varlığını inkar etmek yerine, onları "söylenemeyen" alan olarak muhafaza eder.

Böylece dilde çizdiği sınır çerçevesinde mantık uzayımızı bu tip alanlardan ayırır. Dilin ve dünyanın sınırlarının dışını işaretleyen önermeler "saçma" (yok-anlamİı)dır. Olgusal alanı aşan, dilin sınırları dışındaki şeyler hakkındaki önermeler herhangi bir şeyin resmi olamazlar. Onların resmedilebilecekleri hiçbir şey yoktur. Bunun doğal bir sonucu olarak etik, estetik, din ve hayat sorunları hakkında hiçbir şey söylenemez.

Nitekim, geleneksel felsefenin önermeleri de dilin sınırlarının ötesine açılan, söylenemeyeni söylemeye çalışan önermelerdir. Tractatus 'un can alıcı tezlerinden olan, "doğru önermelerin toplamı doğal bilimlerin toplamıdır" ifadesinde vurgulandığı gibi anlamlı önermelerle saçma önermeler arasındaki sınır, doğa bilimleriyle felsefe arasındaki sınırla çakışır. Felsefe doğa bilimlerinden biri değildir ve onun görevi felsefi önermeler ortaya koymak değil, önermelerin mantığını açık kılmaktır.

Bu tezler Wittgenstein'ın felsefe hakkındaki düşüncelerini özetlemekle kalmaz, aynı zamanda Tractatus'un yapısını da gösterir. Kitapta, dil ve felsefe bir dil eleştirisi kalıbında birleştirilmiştir. Zaten Wittgenstein'ın kanaatine göre bütün felsefe bir dil eleştirisidir.

Wittgenstein, söylenemeyen fakat kendisini göstereni "mistik olan" (mystical) olarak isimlendirir."Mistik olan"la konuşulması, tasviri hatta düşünülmesi olanaksız olanı ifade eder. Çünkü dil onun hakkında mantıklı olarak kullanılamaz. Öte yandan "mistik olan" duyguyla (feeling) ilişkilidir. Mistik olan kavranamaz, dilin onu ifade etmeye gücü yoktur. Burada Wittgenstein bilimin sınırlarının ötesindeki sorunlara işaret eder. Wittgenstein her ne kadar dile getirilemeyen hakkında susma telkininde bulunuyorsa da aslında onu en çok ilgilendiren bu sorunlardır. "Yüksek şeyler" (higher) olarak tanımladığı bu tür alanlardan dilimizin olanağı çerçevesinde bizi koparırken onlara mistik bir bağla yeniden bağlanmamızı sağladığını söyleyebiliriz.


Sunduğumuz özet açıklamalardan sonra dilin sınırları ve onun dünyayla ilişkisini kuramsallaştırmaya çalışan Tractatus 'un paradoksal yapısı üzerinde durabiliriz. "Resim kuramı"
çerçevesinde gerçekliğin ne olduğuna ilişkin anlamlı bir şey söylenemediği gibi dil ile gerçeklik arasındaki ilişki üzerine de bir şey söylenemez. Yani, dilin sınırı, dünyayla ilişkisi dil vasıtasıyla ortaya konamaz. Wittgenstein bir yerde şöyle der: "Önermeler kendilerinde yansıyan mantıksal formu resmedemez. Dilde yansısı bulunanı dil tasvir edemez. Dilde kendisini ifade edeni biz, dil vasıtasıyla ifade edemeyiz." Tractatus'ta yapılan tam da budur. Böylece kitap ileriye sürdüğü tezi destekleyen ifadelerle hem felsefe sorunlarına kuşku duymayacağımız kesinlikte çözümler önerdiği iddiasıyla bizi olgusal (yasal) söylem alanının dışına çıkmamak konusunda uyarmakta , yani dilimize kesin ve katı bir sınır çizmekte; hem de kendi ifadelerinin de söylenemeyen yani yasal söylem alanını aşan önermeler olduğunu itiraf etmektedir: "Benim önermelerim şu yolla açıklayıcıdır ki, beni anlayan birisi onlara tırmanarak, onların üzerine çıktığında saçma olduklarını anlar. (Deyim yerindeyse, kullandıktan sonra merdiveni bir kenara atmalıdır. Bu önermeleri aşması gerekir, o zaman dünyayı doğru olârak görecektir.

Karl Popper , Tractatus 'u paradoksal yapısı açısından ele alarak ilginç bir eleştiri geliştirir. Bu eleştiriyi açıklayıcı olması açısından burada kısaca ele alabiliriz: Wittgenstein'ın önermelerinden birini, mesela "felsefe bir öğreti değil bir etkinliktir" önermesini ele alalım. Bu önermenin doğal bilimlere ait bir önerme olmadığı ortadadır. Bundan dolayı Wittgenstein'a göre "doğru önermelerin tümü" kümesine giremez. Diğer taraftan yanlış bir önerme de değildir. Çünkü yanlış olsaydı değillemesinin doğru olması ve doğal bilimlerin bir önermesi olması gerekirdi.

Böylece bu önermenin "anlamsız", "anlatımsız" ya da "saçma" olduğu sonucuna varırız. Ve bu Wittgenstein'ın önermelerinin çoğu için de geçerlidir. Wittgenstein, öğretisinin bu sonucu vereceğini kendisi de farkediyor ve önermelerini okuyanların onların saçma olduğunu takdir edeceğini belirtiyor. Bu sonuç önemlidir. Witgenstein'ın önermeleri saçmadır ve öyle olduğu kendisi tarafından itiraf edilmektedir. Öte yandan Wittgenstein kitabının önsözünde ileri sürdüğü düşüncelerin kesinliklerinin ve doğruluklarının tartışma götürmez olduğunu, bundan dolayı da sorunların, esas itibarıyla nihai olarak çözülmüş olduğuna inandığını belirtiyor. Bu durum, saçma oldukları itiraf edilen .önermeler aracılığıyla kesinlik ve doğruluğu tartışma götürmez düşünceler öne sürebileceğimizi ve sorunları saçmalıklar öne sürerek "nihai olarak" çözebileceğimizi gösterir.

Bunun ne demek olduğunu düşününüz. Bu demektir ki, Bacon'ın, Hume'un, Kant'ın ve Russell'ın yüzyıllardır savaştıkları her türlü metafızik saçmalık artık rahatça yerleşebilir ve hatta saçma olduğunu itiraf edebilir. Çünkü artık önümüzde yeni bir saçmalık türü var; kesinlikleri ve doğrulukları tartışma götürmez olan saçmalıklar; başka bir ifadeyle derin bir önemi olan saçmalıkları, görüldüğü üzere Popper Tractatus'u en hassas noktasından yakalayıp Wittgenstein'ın merdivenini yere vurmuştur.
 
B

badem

Guest
Ynt: Wittgenstein

Gerçekten de Tractatus'ta sunulan dil izahı, Tractatus'un kendisini açıklamamıza olanak vermez. Bu durumda Tractatus'un kendi önermeleri kitabın talep ettiği dile örnek teşkil etmez. Peki ama Tractatus'un önermelerinin büsbütün anlamsız olarak değerlendirilmesi doğru mudur? Kelimenin sıradan anlamına göre Tractatus'un önermeleri şaçma değildir. Kitabı okuyan biri haklı olarak söylenenin ne olduğunu bir dereceye kadar anlayabildiğini söyleyebilir. Her ne kadar dikkatli bir çalışmadan sonra bile onun önermelerinden bazılarını~anlamlandırmak zor olsa da, bu çalışmanın tamamını anlamsız olarak nitelemek yanlıştır. Belirli bir nokta ortaya çıkmıştır ki kitabın öner- melerin anlamı hakkında getirdiği tez kendisini açıklamak için uygun değidir.

Benzer bir durum emprizmin bilgi hakkındaki iddiasında da karşımıza çıkar. Mesela l7.yy'da Locke
tarafından ortaya konulan görüşe göre "bütün bilgiler deneyim üzerine temellenmiştir". Burada yeniden, bu ifadenin yani bütün bilgilerin deneyim üzerine temellenmiş olduğu iddiasının kendisinin böyle bir metodla açıklanıp açıklanamayacağını sorabiliriz. Locke böyle bir şeyi talep etmiş olsa da bilginin diğer kaynaklarını gözardı etmeyi başaramazdı. Yani bilgi hakkındaki emprist iddianın kendisinin doğruluğu emprist bir yolla bilinemez.'

Wittgenstein 'ın kitabının sonunda kendi önermelerinin saçma olduğunu itiraf ettiği önerme, aslında kitabın ilk önermesinden itibaren uzun bir temellendirmenin neticesidir. Dolayısıyla bu önermenin saçma olarak nitelediği şeyin (kitabın önermelerinin değerinin) anlaşılması kitabın kurduğu fıkir çatısının tam anlamıyla kavranmasıyla stiz konusu olabilir. Zaten Wittgenstein'ın maksadı da budur. Bizi arzu ettiği kuramsal yüksekliğe taşımış, elde edilen konumun meşruiyetinin tartışılmadan, a priori kuramsal bir kavrayış olarak muhafaza edilmesini istemiştir.

Oysa Wittgenstein'ın yakın arkadaşı Frank Ramsey'in ifadesiyle "söylenemez olan gerçekten söylenemezse, bu konuda ıslık bile çalamayız." Ortada söylenemeyen üzerine yazılmış koca bir kitap varsa, üzerine konuşulması gereken önemli bir sorun da var demektir. Wittgenstein, tam da bu noktada sözü/sorunu kesip atar: "Üzerine konuşulamayan hakkında susmalı".
 
Üst