Şair Duruşu

  • Konbuyu başlatan badem
  • Başlangıç tarihi
B

badem

Guest
Şair, kayık iskelesinin ucunda dizlerini dikmiş, çenesi bileklerine dayalı oturuyor. Gözleri düşünceler içinde.. gözler, hafif çırpınışlarla iskelenin bodur temel direklerine çarparak hışırdayan, “lak, lık!” sesler çıkartan suya, suyun mavi yeşil kara lekeli yüzeyine saplanmış..

O anda aklından geçen şiir, daha hiçbir şair tarafından lafza dökülmüş değil. Daha hiçbir şiir bu lafızlarla insanoğlunun dudaklarında ve hançeresinde kelime halinde biçimlenmiş değil..

Şairin gözü, içine batıp kaldığı mavi yeşil kara lekeli deniz suyunun yüzeyinde, o suyun tuzlu tadında, şimdiye değin dile getirilmemiş olan şiiri terennüm ediyor..

Acaba bu şiir hangi kelimenin sırtına yüklenmeli?

Acaba bu şiirin ağırlığını, onun bataklık kokan ağdasını hangi lügatin hacmi kaldırabilecek?

Şair, açlıktan ve hastalıktan çökmüş avurtlarını kemiriyor. Şakakları, kemiren dişlerin sıkılı ağırlığıyla asabiyet titreşimleri yayıyor..

Şair mutlak yalnızlığına dalmış..

Onun, o mutlak yalnızlığını şu anda ölümcül bir bekleyişle beklediği sevgilisi bile ihlâl edemiyor..

Sevgili, onun yanına geldiğinde, onu bileğinden tutup ayağa kaldırdığında, ayakta birbirlerinin gözlerini süzdüklerinde, işte bu en yakın uzaklıkta bile yalnızlığı ihlâle uğramıyor..

Şair, sevgilinin omuzlarına parmak uçlarını, avucunun ayasını dokundurduğunda, bir ıssızlığa doğru başını alıp gittiğini sezinliyor..

Bu el ayalarının dokunduğu yerlerde yapış yapış olmuş bir şiir tadının genzini gıcıkladığını, dudaklarında kelime haline gelmemiş ifadelerin biçimlendiğini, bu lafzı olmayan kelimelerin günün birinde bir şairin ağzından, belki bizzat kendi ağzından, bizim fani evrenimize bir armağan olarak yağacağını biliyor..

Ama o anda bunların hiçbiri umurunda değil..

O, damarları kabarmış, cılız, hastalıklı pazılarıyla Boğaz'ın Marmara'yla buluştuğu yerde, Sarayburnu açıklarında, Levantenlerin ülkesiyle İstanbul silueti arasında bocalıyor..

Kayığının istikameti Galata kulesiyle Beyazıt kulesi arasında geriliyor..

Sürekli dağları terennüm etti: Ahır Dağı'nı, Engizek yaylasını, Tekir'i, Bertiz'in ıssız uzaklıklarını, kayaları ve granitleri..

Denizde yaşayarak dağları düşünüyordu..

Ne zaman Aladağ'a gitse, Güzlek ya da Kerhan yaylasının çeperlerinde dolaşsa, oralarda bile bir denizin derin içlerine teğet geçtiğini bilirdi..

İns'in kendisiyle birlikte oralarda dolandığını..

Tasmasını elinde tuttuğu aslanın ona yoldaşlık ettiğini..

Şair, o dağlardan ve yaylalardan besleniyor, deniz suyuyla bağrının ateşini çoğaltıyor, ciğerinin yangınını körüklüyor..

Ona gelen sevgili, rum kıyılarına sürüklenirken, kendisi Boğaz'da, geçidin bu yanında, kim bilir belki Göztepe, belki bir Suadiye kıyısında özlemini ateşliyor..

Yaz gecelerinin çekirge ıslıkları, ağustosun çaçaron böcekleri, döşündeki şiire tempo tutuyor..

Kimsenin anlamadığı, anlamadan hayranlık duyduğu nağmeler, bulutlar, bulutsular, uçak gümbürtüleri, gemi lombozlarından seyredilen korkunç lodoslar.. bu şiire tut biber..

Şair, yumrukları çene kemiklerine dayanmış, dişleri sıkılı, gözleri denizin bataklığına saplanmış..

Beynine üşüşen şiir anaforuyla beyni dolanmış..

Kelimeleri kararmış ve kamaşmış..

Daha hiçbir lügatin yer vermediği kelimelerden yapılı şiirini dürüyor, kırk bohça içine sarmalıyor, evrenin uçsuz bucaksız boşluğuna, birilerinin onu görebileceğini düşündüğü bir köşesine fırlatıyor.. yumrukları sıkılmış, orada, aynı evrenin o köşesindeki sevgiliyle göz göze, şiirin düşeceği yaralı beynin sahibini merak ediyor…

Rasim ÖZDENÖREN
 
Üst