Gökte Bir Yıldız Kaymış Gibi / Murat Soyak

  • Konbuyu başlatan Rose
  • Başlangıç tarihi
R

Rose

Guest
Gökte Bir Yıldız Kaymış Gibi/ Murat Soyak

Geçmişe yapılan yolculuk…

Hatıra defteri tutanlar geçmişin kaybolmasına dur demek isterler. Akıp giden zaman içinde sesleri, güzellikleri kurtarmak isterler.“Sakın beni unutma” derken sevgiyi, yakınlığı çoğaltırlar. Ak kâğıt,
hatıra defterlerinde daha bir kıymetlenir.

Evet, yıllar geçer ve unutulur çok şey. Yalnız sararmış sayfalarda kalanlar var ya işte onlar pek dokunaklıdır. Hatıralar sökün eder. Yüreği sızlar insanın ve zaman geçer. “Ne de çabuk geçti yıllar..!” deriz.

Hatırlamak, hüzün makamında…

*

Dediler:
“Görev yeriniz Postallı İlköğretim Okulu”
Ağustos ayındayız.
Adem Hoca’nın kitapçı dükkanında buluşurduk.
Adem Hoca:
-Görev yerin belli oldu mu ? dedi.
-Evet, Postallı İlköğretim Okulu.
-Öyle mi !
-İşin zor…
-Neden zor ?
-O köyün yolu kışın kapanır, su sorunu da var.
Bir düşünce aldı beni.
-Hayırlısı hocam, hayırlısı…

*

Postallı köyü bir dağ içinde ve vadi boyunca uzanan bağlar, bahçeler var. Bende yine ilk günlerin sıkıntısı, yine tanıma çabası. Okul küçük, mütevazi bir yapı. O gün köyde kiralık ev aradık.

Öğretmen arkadaşlar yardımcı oldu. Okul müdürü güleç yüzlü bir insandı. Bir ev bulduk bulmasına ama ev sahibini göremedik. Bahçeye gitmiş. Bakalım ev sahibi, evi kiraya verecek mi, razı olacak mı ?
“Ben, ev sahibiyle görüşür size bildiririm” dedi öğretmen arkadaş.

Ertesi gün beklediğim telefon geldi.“Tamam” demiş, kabul etmiş. Birkaç gün sonra Niğde’den Postallı köyüne doğru yola çıktık. Ağustos’un son günleri…Sıcak mı sıcak bir gün. Eşya yüklü kamyon dağlara doğru yol almakta.

Yol boyunca ekin tarlaları…Toprağın rengi buralarda kırmızıya çalıyor. Havuzlu köyünü geçince yolculuk daha bir zorlaştı. Düşünceliyim. Sorular, sorular…Endişeli bir halim var.

Şoför sessizliği bozdu:
-Görev yerin hayırlı olsun hocam, dedi.
-Sağ olasın, hayırlı olur inşâallah !

Dağdan vadi içindeki köye doğru iniş başladı. İşte burası daha bir çetin. Keskin dönemeçli, daracık bir yol…Allah korusun, bir hata büyük kazalara sebebiyet verebilir. Kışın bu yol sık sık
kapanıyormuş. Köye ağır ağır yaklaşıyoruz.

Bir süre sonra köye ulaştık. Kamyon köy meydanından ara sokağa saptı. Kiraladığımız evin önünde durdu. Toprak damlı bir ev, ikinci kat…Ev sahibi Baki Ağa’yı köy kahvesinde bulduk. Hemen oracıkta kendimi tanıttım. Baki Ağa, altmış yaşlarında, zayıfça, uzun boylu… “Ağa” dediğime bakmayın, burada yaşça büyüklerin isimlerine “ağa” kelimesi ekleniyor. Baki Ağa, kendi yağıyla kavrulan, mütevazi, sıcak bir insan.

Baki Ağa, ceketinin cebinden çıkardığı irice bir anahtarla evin kapısını açtı. İki oda bir salon…Hemen odaları temizlemeye başladık. Temizlik bittikten sonra eşyalar eve taşındı. Hayatımda yeni bir dönem başlıyordu. İstanbul ve Bayburt günlerinden sonra şimdi Niğde’nin Postallı köyündeydim.“Görelim Mevlâ neyler / Neylerse güzel eyler” mısrâları dilimde.

İlk günlerin zorluğunu yaşıyoruz. Evet, kolay diye bir şey yok. İlköğretim okulunun ikinci kademesi bu yıl açılmış. Okul müdürümüz ismiyle müsemma şen, neşeli, bir güzel insan. Çevreye alışmamızda ve okulda sıcak bir ortamın sağlanmasında unutulmaz emekleri var. Branş öğretmeni olarak iki kişiyiz. Kendi branşımız dışındaki derslere de giriyoruz. Boş geçen dersleri değerlendirmeye
çalışıyoruz. Zamanla diğer derslerin öğretmenleri de gelmeye başladı. Aramızda güzel bir muhabbet var. Şimdi o insanları, o güzel günleri arıyorum.

Öğrencilerim okumaya meraklı ama kitap sayımız yeterli değil. Okulda bir kütüphane oluşturmaya çalıştım.Tülay isminde bir öğrencim okumayı çok seviyor. Sürekli kitap istiyor. Elimdeki hikâye, roman türündeki kitapları okusun diye veriyorum. Güzel yazılar yazıyor. İlçede yapılan bir kompozisyon yarışmasında okulumuzu temsil eden Tülay, birinci olmuştu. Bu başarı bizim için çok önemliydi.
İlçede kompozisyon yarışmasında ilk defa dereceye girmiştik. Bu güzel başlangıç sonraki dönemde de devam etti. Bu sefer Ersin isimli öğrencimiz resim yarışmasında ilçede birinci olmuştu. Elde ettiğimiz başarılar bir köy okulu için hiç de azımsanacak bir şey değildi. Diğer öğrencilerimiz de bundan olumlu yönde etkileniyorlardı.

Tülay, fakir bir ailenin çocuğu. Bir gün Tülay’ın babasını okula çağırdım. Oturduk, konuştuk. Sözü asıl meseleye getirdim:
-Çocuğunuz başarılı, çok gayretli...Liseye devam etmesini sağlayın, dedim.
Babası boynunu büktü. Kırk yaşlarında, orta boyda, yanık yüzlü, mahzûn duruşlu bir adamdı.
Kısık bir sesle:
-Hocam okutacak gücüm yok ki…Ben de çok istiyorum okumasını, kendisi de okumaya çok hevesli ama gel gör ki elde yok, avuçta yok. Ne yapacağım bilmiyorum ?

“Eğitim” isimli dergiye Tülay’ın bir yazısını göndermiştim. Yayınlanacağı umudunu taşıyordum. Aylar geçti ama gönderdiğimiz yazı bir türlü yayımlanmadı. Tülay sık sık soruyor:
-Öğretmenim yazım yayımlandı mı ?
-Bekliyoruz Tülay, yakında yayımlanır herhalde.

Bu arada Tülay sürekli kitap okuyor, derslerine de iyi çalışıyor, sınıfında başarılı bir öğrenci.

Yine bir gün, üzgün halde şunları söylemişti:
-Öğretmenim, babamla bir daha konuşsanız, beni liseye gönderemeyeceğini söylüyor .Siz bir daha konuşsanız !
-Tamam, ben yine konuşurum, dedim.

Babasıyla bu konuyu yine konuştum ama maddî sorunlardan dolayı liseye gönderemeyeceğini söyledi.

Bir eğitim-öğretim yılının sonuna gelmiştik. Tülay o yıl okuldan mezun oldu. Elinde başarı belgesi vardı ama bir köşede ağlıyordu. Arkadaşları çevresinde toplanmıştı.Yanına kadar gittim.
-Niçin ağlıyorsun ? dedim.
-Okulumdan, arkadaşlarımdan ayrılıyorum öğretmenim !
Sakinleştirmeye çalıştım. Liseye gidemeyeceğine üzülüyordu ama söyleyemiyordu.

*

İlçede bir ilköğretim okuluna tayinim çıktı. Dört yıl görev yaptığım Postallı İlköğretim Okulundan ayrılmıştım.

Aralık ayıydı. Öğretmenler odasında, masa üstünde “Eğitim” dergisi gözüme çarptı. Hemen içindekiler kısmına baktım. İşte evet, Tülay’ın yazısı yayımlanmıştı.

Benim için buruk bir sevinçti bu. Zira Tülay liseye gidemiyordu. Şimdi köydeydi. Bu yazısının
yayımlandığı haberini duymuş muydu acaba ? Yazının yayımlanması elbette sevindirici bir haberdi
ama Tülay’ın liseye gidemiyor oluşu beni üzüntüye boğdu.

Dergide yayımlanan“Kitapların Gücü” isimli yazısının giriş kısmından bir alıntı: “Bilmiyorum artık ne yapmalıyım? Herkes mutlu, ben ise mutsuz; bir başına…” Tülay, bu karamsar ruh halini kitaplara sığınarak ve hayata tutunarak aşmaya çalışıyor. Sonuç bölümündeki şu ifadeler dikkatimi çekiyor:
“Yaşamalıyız, mutlu olmalıyız. Hayatın zorluklarıyla mücadele etmeliyiz. Bir kitap kadar cesaretli ve güçlü olmalıyız. Her insan birbirinin derdini anlamalı. İnsanlar birbirini sevmeli, onlarla dertlerini paylaşmalı.”

Dergideki yazıyı şimdi tekrar tekrar okuyorum ve geçmiş günleri hatırlıyorum.

Liseye giden öğrencilerimiz de olmuştu. Onlara bazen yol üstünde, çarşıda rastlarım. Geçenlerde Ramazan’ı, Ersin’i, Abdullah’ı gördüm. Lisede okuyorlar. Hacer isimli bir öğrencim görev yaptığım okula kadar geldi.“Nasılsınız öğretmenim?”dedi. İlçede bir liseye devam ediyormuş. Benden yıllık ödevi için kaynak kitap istedi. Çok sevindim. Diğer arkadaşlarını sordum. Kızlardan sadece kendisi liseye devam edebilmiş. Bazısı yoksulluktan dolayı, bazısı da ilçede kalacak yer meselesinden dolayı okula devam edememişler.

Onlar ki yarınlarımız…Anadolu’da Tülay gibi okumak isteyip de imkansızlıklar yüzünden eğitimine devam edemeyen nice çocuklarımız var. Sebep ne olursa olsun yola çıkmaya niyetli bu ışık çocukların bir yerde durması / durdurulması insanı üzmez mi ?

Şimdi yalnız ve üzgün… Gökte bir yıldız kaymış gibi.





Murat Soyak




“Bilim ve Aklın Aydınlığında EĞİTİM” dergisi
Aralık 2003, Sayı:46
 
Üst