Fikir başka, söz başka cancağzım!

  • Konbuyu başlatan badem
  • Başlangıç tarihi
B

badem

Guest
ERHAN ÖZDEN

Bir ülkeyi içten fethetmenin o ülkenin dil yapısına sızmak olduğuyla ilgili tezler artık yüksek sesle ifade ediliyor. Başka ülkelerin surlarını toplarla delemeyen ülkelerin, kılıçlarını kınlarına, toplarını müzelerine sokup, ajan “kelime”lerini surların kapısından elini kolunu sallaya sallaya içeri soktukları, komplo teorisini aşıp adamakıllı bir sömürge stratejisi olarak tanımlanmaya başlandı.
Peki hiç düşündünüz mü; kelimelerle, bir ülkeyi “teslim almak” arasında nasıl bir ilişki var? Ağzınıza aldığınız başkalarına ait kelimeler nasıl oluyor da bir müddet sonra dilinizden ruhunuza sızan prangalar oluyor? “3 kuruş fazla olsun gavurcasından olsun” diyenlere karşı kopartılan vaveylalar ne kadar doğru? Kelimeler sizi ifade eden sentetik ve basit araçlar değil mi? Aslolan o kelimelerin ardındaki sizin gerçek kimliğiniz değil mi?

El cevap: Değil!

Kelimeler 3-5 harften oluşan dev duygu fıçılarıdır. Onlar koca bir psiko-tarihin üzerine otururlar. Her kelime onunla ilgili deneyimleri, sancıları, heyecanı harflerinin arasında barındırır. Mesela “kahve, gelinlik, vefa” gibi örnekleyebileceğimiz pek çok kelimeyi başka bir dile çevirmeye kalkarsanız oldukça zorlanırsınız. Bu kelimeleri çevirmek Shakespeare’den bir çeviri yapmak kadar zordur. Çünkü “kahve” hiçbir zaman “coffee” olamamaktadır. Kahveye coffee derseniz; “Ayşe ben kaaaveye gidiyorum”u da “kahverengi perdelerinizi” de, kahvaltı’nızı da bütün bir duygu tarihinizden neşterlemiş ve ortaya yavan bir “coffee” koymuş olursunuz. Böylece kahvenin muhabbetlerin demi olması, kahve içmenin Türk ailelerinin en önemli fenomeni olması, kahvaltının (kahve-altı) da bu öğüne varmak için kullanılması, perdelerinize “brown” demek yerine onlara o çok sevdiğiniz kahvenin ismiyle renk vererek bir şekilde pencerelerinizi onore etmeniz gibi anlamsal okyanuslardan çıkıp “coffee” gibi bir damla suya sığmış olursunuz. Ve bu “coffee” maalesef kırk yıl hatırı olacak kadar bir duygusal tat da içermez. O ancak yurtdışından daha ambalajı bile çözülmeden kopyalamış karşı caddedeki genç hayatını sembolize eder. Cafe’de takılınır, kaaavede sohbet edersiniz. İşte bir ithal edilmiş “coffee” ile, sizin çok iyi bildiğiniz “kaaave” arasındaki kapatılamayacak kültürel farklar böyle oluşur.

Ya da gelinlik; bir düğün kıyafeti midir, yoksa bir genç kızın ona yönelik atfı koruduğu iffetinin tören kıyafeti şeklinde mi olmaktadır? Neden her genç kız gelinlik giymeyi bir yaşamsal çatallaşmanın en temel ve içgüdüsel heyecanı bilir? Gelinliğin süsünden midir, beyazlığından mı, giyildiği zamanından mı? Yoksa çocukluğundan beri büyüttüğü masallarındaki prensese kendi’yle dokunduğu ince an mıdır gelinlik? Şimdi siz bir tek “gelinlik” kelimesiyle aynı anda bu kadar ayrı anlam havuzlarına dalmışken; bütün bunları hangi dile, nasıl çevirebilirsiniz? Wedding dress sizin psiko-tarihiniz için biraz fazla sığ kalmayacak mıdır?

Vefa’sız İngilizce!

Cafe’de takılınır, kaaavede sohbet edersiniz. İşte bir ithal edilmiş “coffee” ile, sizin çok iyi bildiğiniz “kaaave” arasındaki kapatılamayacak kültürel farklar böyle oluşur.

Ya da gelinlik; bir düğün kıyafeti midir, yoksa bir genç kızın ona yönelik atfı koruduğu iffetinin tören kıyafeti şeklinde mi olmaktadır? Neden her genç kız gelinlik giymeyi bir yaşamsal çatallaşmanın en temel ve içgüdüsel heyecanı bilir? Gelinliğin süsünden midir, beyazlığından mı, giyildiği zamanından mı? Yoksa çocukluğundan beri büyüttüğü masallarındaki prensese kendi’yle dokunduğu ince an mıdır gelinlik? Şimdi siz bir tek “gelinlik” kelimesiyle aynı anda bu kadar ayrı anlam havuzlarına dalmışken; bütün bunları hangi dile, nasıl çevirebilirsiniz? Wedding dress sizin psiko-tarihiniz için biraz fazla sığ kalmayacak mıdır?

Vefa’sız İngilizce!

Ya da “vefa”. İngilizcede bu kelimeye alternatif olarak bile önerilen bir kelime olmadığını söylesek şaşırır mısınız? En iyi ihtimalle sadakat anlamında “fidelity” diyebilirsiniz ama bunun vefa demek olmadığını bir siz bilirsiniz. Çünkü bu kültürde 20 sene sonra bile bir tanıdığı arayıp “Nasılsın?” diyebilmek diye bir şey yoktur. Önce davranış sonra buna uygun kelime kılıfı gelişir. Böyle bir kavramsallaştırmaya böyle bir davranış kalıbına sahip olduğunuz zaman ihtiyaç duyarsınız.

İşte başka dillerden kiraladığınız kelimelerin en büyük zararı, psiko-tarihinizden aldığınız kelimelerin başına balyoz gibi inerek sizi ormanınızdan koparmasıdır.

Kelimeler düşünce öbekleridir!

Maalesef durum bununla da kalmaz. Kelimeler aynı zamanda düşünce mirasıdır. Bir tür inter bağlantı (günümüzün interneti) gibidir. Çünkü her tanımlanmış kelime sizin o kavrama ayağınızı basarak yeni kavramlar keşfetmeniz için birer zıplama taşı gibidir. İnsan beyni bu zıplama taşları üzerinde düşünür, keşifler yapar. Siz sanırsınız ki insan beyni soyut düşünür, sonra ifade etmeye kalktığı anda somuta (yani kelimelere) çevirir.

Hayır! İnsan beyni somut düşünür, taş’a taş, hava’ya hava diyerek yani somutlayarak soyut keşifler yapar, sonra döner bu keşiflerini somutlar (kelimeye döker). Kavramsal açılımlar hep böyle olmuştur. Siz taş’a taş deyip yerine koyamadıkça onun parçalanıp toprak olmasını, o toprağın mineraller havuzu olmasını ve bunun da canlılar için bir hayat kaynağı olmasını ifade edecek düzleme varamazsınız. Nasıl kelimeleri kullanmadan buradan sizin zihninize dokunmak imkansızdır, aynı şekilde kelimeleri kullanmadan düşüncenizi bir adım öteye taşımanız da imkansızdır. Çünkü bir adım öteye taşımak, yani keşfetmek için önce bir adım gerisinin tanımlanması, kelimelere dökülmesi, bu kelimelerin mıncıklanarak farklı yönlerinin keşfedilmesi ve sonra bu mıncıklanma sonrası oluşan parçacıkların yeni kelimelerle tanımlanması gerekir.

İşte kullandığınız yabancı kelimeler ise bu haliyle sizin için “naylon” gibidir. Kelime sahibi kültür için hangi kelimenin nereden geldiğini size fısıldayan derin bir kuyu iken; sizin için kuyudan çekilen bir kova su gibidir. İşte bu yüzeysellik sizin düşünce dünyanızı fena halde kısırlaştırır. Siz hayata kullandığınız kelimelerin gözlüğünden bakarsınız. Onların kimyasındaki derinlik kadar ıslanır, sığlık kadar kısırlaşırsınız. Hatta bu bilim yaparken bile böyledir. Bilim adamlarının aslında evrensel bir iş yapıyor olmalarına karşın hep kendi kültürlerinden gelen kavramları bir adım öteye taşımaları da bundandır. Bu nedenle belirli bilim dallarıyla belirli diller adeta özdeşlemiş gibidir. Avusturya doğumlu Freud’un inşa ettiği ve “Almanca” tanımladığı psikanalitik kavramları yine aynı coğrafyadan (İsviçre) gelen Jung geliştirir. Aynı kuramı bir adım öteye taşıyan isimlerden bir diğeri de Avusturya doğumlu Heinz Kohut’tur. Ve siz psikolojinin temel kavramlarını ve aktörlerini hep bu dile ve kültüre ait olarak görürsünüz. Tıp fakülteleri için de “Latince” aynı şeyi ifade etmektedir.

Agresif Türkçeleştirme!

O zaman ne yapacağız? İcad edilmiş kavramlara kota koyup metazori şeklinde onun yerine alternatif bir Türkçe kelime uydurup onu mu dayatacağız? İşte bu da bir naylon kelimeden kaçıp başka bir naylona sarılmak gibi bir şeydir. Otobüse çok oturgaçlı götürgeç diyerek kelimeyi Türkçeleştirmiş ama kısırlaşmadan kurtaramamış ve kuru bir milliyetçilik yapmış olursunuz. Fonksiyonel olmayan sadece sizin milliyetçi ihtiraslarınızı koruyan bir Türkçeleştirme adına kelimeyi iğdiş etme operasyonu da çözüm değildir. Bu agresif tutum yerine belirli kavramları “eğer Türkçesi yoksa” evrensel bir “terim” olarak kabul edip kullanarak kendi kavramlarımızı inşa edeceğimiz düşünce yapısına varmayı denemek daha kritik bir adımdır. Yani aslolan kavram oluşturacak keşiflere varmak ve bu keşifleri Türkçe isimlerle dünyaya hediye etmektir. Mesela mutfak kültürümüz bunun iyi bir örneğidir. Mutfakta yaptığımız keşifler Türkçe kavramlarla dünyanın diline takılmıştır. (Yoğurt, kebap, döner, vb.) Aynı performansı midemiz dışında da gösterebilirsek, dünyayı Türkçeleştirme adına asıl mesafeyi o zaman kat etmiş olacağız.

erh.ozden@gmail.com
 
Üst