intibah
intibah
Site Yöneticisi
Eski Üye
   
Puan: 217
Online
Branşınız: Türk Dili ve Edebiyatı
Mesaj Sayısı: 2650
blog var
( 0)
|
 |
« : 31 Temmuz 2007, 14:23:59 » |
|
Utandım Ey Dücane Cündioğlu, Senden Utandım!
Dücane Cündioğlu, Klasik Yayınları arasından çıkan çalışmama (Kınalızade Ali Çelebi, Ahlâk-ı Alâî, haz. Mustafa Koç, İstanbul, 2007) nihayet tenkitlerini sıraladı. Söz konusu tenkit yazıları için bakınız Yeni Şafak (21.07. 2007; 22. 07. 2007).
Bu yazımda bu çalışmanın mahiyetinden kısaca bahsetmek ve Dücane Cündioğlu’nun iddialarını cevaplandırmak istiyorum:
Hazırladığım metin, önsöz ve giriş hariç, toplam 153.717 (Yüz elli üç bin yedi yüz on yedi) kelimeden ve 14. 255 satırdan meydana gelir. Kullandığım yazma, Bursa Yazma Ktp. Hüseyin Çelebi, no. 519’da kayıtlı ve kuvvetle müellif nüshasıdır. 266 varak, 532 sayfadır. Yazmada harflerin noktalarının azımsanmayacak ölçüde ihmal edildiğini ve nüshanın harekesiz olduğunu kaydedelim.
Bu çalışmayı zorlaştıran bir diğer husus da Kınalızade’nin diliydi. Girişte eserin bu veçhesini “Ahlâk-ı Alâî’nin dili ağırdır. Bu ağırlık metnin bir imparatorluk eseri olma niteliğinden ileri gelir. Osmanlı ahlâk literatürü arasında yüksek dili bulan bu eser, üslup ve dil kategorilerini süslü, ağır gibi sıfatlara bölerek mütalaa etmek ve kıymetlendirmek zaviyesinden görülemez. Kınalızade, referans bir metin hazırlar, ana bir metin vücuda getirir. Bu itibarla ana metinlerin ara kavramları, ince hikmetleri ifadede dilin geniş imkânlarına ve söz varlığına dayanması zaruridir.” ifadeleriyle belirtmiştik.
Bu eserin Osmanlı Türkçesi için ağır terkipli dilinin vaziyeti, birkaç sayfasına nazar edildiğinde anlaşılacaktır.
Peki bu metinde okuma hataları olur mu? Bu metni tenkit etmek için kaç okuma hatası makul karşılanabilir?
Yukarıda bahsettim, eserin metni toplam yüz elli üç bin yedi yüz on yedi kelime. Basit bir örnekle okuyucuya yol göstereyim. Kınalızade’nin bu eserinin bir erkân nüshası, Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet, 374 numarada kayıtlıdır. Hafız Ali Visâlî bu nüshayı Sultan III. Ahmed’in oğlu Şehzade Mehmed’in (1717-1756) arzusu ile istinsah eder. Bugün Arap harfli Türkçe metinler, Lâtin alfabesine aktarılıyor. Eskiden bu ameliyenin karşılığı olarak yazmalar harekelenirdi. Sistem bugün yaptığımızın aynıdır. Harekeleme, harekesiz bir metni anlama çabasının seviyesini gösterir; aynı zamanda okuyucuya doğru okuma ve anlamlandırma konusunda yardımcı olur. 18. yy’da harekelenen bu yazmada metni doğru anlayamamadan kaynaklanan okuma / harekeleme hatası 750-1500 civarındadır.
Çalıştığım metnin benim yaptığım çalışmanın bir veçhesiyle aynı olan bir Osmanlı versiyonundaki hâli budur. Hâsılı metin zordur.
18.yy’da istinsah edilmiş bir saray nüshası, özellikle imlasına çok dikkat edilmiş olması beklenen bir saray nüshası niçin bünyesinde bu kadar çok hata barındırır? Cevabı, metnin dilindedir. Metin çok çetin, yer yer ağdalı ve teknik bir mevzu içermektedir. Böyle bir metin, Osmanlı döneminde ilmiye sınıfına mensup zümre için de ağırdır.
Osmanlının son dönemlerinde Kınalızade’nin bu eseri -tabii olarak Arap alfabesiyle- harekesiz olarak yayımlandı. Artık harekeden bahsedemeyeceğimize göre, matbu bir metinde nasıl hata olur? Bu metin de bir yığınla hata barındırır. Osmanlı Türkçesinde kullanımda olmayan, artık sadece kamus kelimeleri diyebileceğimiz birçok Arapça, Farsça kelimeleri tanıyabilmek, metin içinde bunları anlamlandırabilmek gerekiyordu. Kelime ölümünden nasibini almış Türkçe kökenli kelimeler, 19.yy Türkçesine taşınmadığı için kavranamıyor; dizgici ya da müstensih bilmediği kelimeyi yakıştırma yoluna gidiyordu. Bunu tamamıyla yapabilmek için Osmanlı Türkçesinin yapı bilgisini, söz dizimini ve lügatini incelikleriyle bilmek gerekiyordu. Kimse bu hatadan azade olamaz. Osmanlı Türkçesini biraz bilenler, kusurların her zaman olabileceğini takdir ederler. Şüphesiz asıl olan hataların makul seviyede kalmasıdır.
Peki ben ne yaptım? Ben eseri hazırladıktan sonra, etrafıma hatalı on kelimeden sonrasını zafiyet sayarım dedim. Bunu kibrimden değil, eser üzerinde çok çalışmamdan, lügati elimden düşürmeyişimden, gramatikal tahlillerle metni seslendirmeyi sürdürme alışkanlığımdan söyledim. Doğru kişilerden yardım aldım.
Bir gün Yeni Şafak’ta Dücane Cündioğlu bir yazı yayımladı. Yazı bir tanıtma mıydı, bir tenkit miydi yoksa polemik miydi okuyucu takdir etsin. Söz konusu yazısını Dcane Cündioğlu “tanıtma” olarak niteledi. Yazısında “Eserin -en yumuşatılmış tabirle- aceleye getirilmiş olduğu muhakkaktır. Çünkü kabaca bir mütalaayla bile tesadüf ettiğimiz manayı bozacak derecedeki ifade, terkip ve tashih hataları hiç de az değildir.” Ben bu cümleden bir tanıtma havası sezmedim. Dücane açıkça itham ediyordu. Tanıtma yazısında eser tanıtılır, varsa kusurları somutlaştırılarak gösterilirdi. Hayır, gösterilmiyordu, okuma hatalarına işaret edilmiyordu. Tanıtmasına ayet ve hadis tercümelerimiz de hissesini almış, onlar için “bu denli metnin neşrine yakışmayacak denli dil ve anlam hatalarıyla doludur” yargısı bir çırpıda kondurulmuştu. Oysa ben, onu aşkın hatada vaziyetimi gözden geçireceğim demiştim.
Ben metin neşri yapmıştım. Peki Cündioğlu’nun tanıtmasından (?) eserin hangi cephesi sağ kalmıştı? Arada bir övgü cümlesi devreye giriyor, “Mustafa Koç, sa’y u gayretine yaraşır zor bir işin altına girdi ve Türk okuyucusunun hasretini çektiği çok değerli bir eserin hiç değilse tedavüle girmesini sağladı. Bu nedenle kendisinin gayretini takdir ve tebrik etmede hasislik gösterilemez.” diyordu.
Bu ifade ve üslup yargılayıcı, okuma hatalarımı göstermeyişi de yadırgatıcıydı. Üst perdeden bir edayla, severken döven Dücane’ye cevap verilmesi elzemdi. Ben de cevap verdim, meydan okudum. Kendisine karşı kaleme aldığım meydan okumada “yekûn bekliyorum” dedim, “tashihlerin arkasına sığınma” dedim.. Bu yazımı yayımlaması arzusuyla kendisine gönderdim. Yayımlamadı.
Bir köşe yazarı, sorumluluk sahibi olur, köşesini nefsi için kullanmaz. Büyük emek sarf edilen bir esere haksız bir karalama yazısı kaleme alınmaz. Haksız bir yazı yazdığında ya özür dilemeli ya da köşesini bırakıp gitmeli. Köşe yazarlığı, okuyucusunu kaybetme devresinde bir hedefe saldırmak, kavgaya yol açacak tutum takınmak olmamalıdır. Herkese ve bilhassa kamuya hitap eden bir insana ahlaklı olmak yakışır. Tenkit eden edepli olmalı, tarafsız olmalı, haklı olmalı.
Kendisini tanıyanlar, yakından tanıyanlar, Dücane’nin kalem efendisi olmadığını, cevabımı yayımlamayacağını, ancak ustalıkla yazımın içinden bazı cümlelerimi çıkarıp onlar etrafında mugalata yapacağını söylemişlerdi. Dücane Cündioğlu gazetedeki köşesini bu kadar ucuz kullanmaz diyor, böyle bir yola girmeyeceğini, bu kadarını yapmayacağını söylüyordum. Bana gülüyorlardı. Dücane’yi tanımıyorsun, onun öteden beri zanaatıdır! Hele kalemini hırsı için kullanmaktan kaçınmayacağını, polemik uğruna üslubu çirkinleştireceğini söylediklerinde inanmıyordum. Bu nasıl olurdu? Tuttuğu köşe, bir seviyeyi temsil etmeli değil miydi?
Kendisinden ne bekliyordum? Ben de tenkit yazdım, usul şuydu: Muhatabınızın metnini alır, yanlışlarını döker, yekûnu gösterirsiniz. Kitabın bir başından bir sonundan yakalayabildiğiniz birkaç noktayı abartmak erdem miydi?
Bekledim ve yazılarını takibe koyuldum. Haftalar geçiyor, ses çıkmıyordu. Belliki Dücane Cündioğlu yargısını dersini çalışmadan vermiş; benim ısrarla yanlışlarımın dökümünü çıkar dememden sonra Kınalızade’yi okumaya başlamıştı. Eseri yavaş yavaş tamamlamaya yaklaştığı anlaşılıyordu. Tanıtma dediği yazısından sonraki bazı yazılarında Ahlâk-ı Alâî’den muhtelif sebeplerle alıntılar yaptığı görülüyordu. Dücane, dersine çalışıyor, hata aramaya gayret ediyordu. Dücane, Karakuşî bir tavırla aleyhimizde hükmü vermişti, ama henüz elinde delil yoktu. Delil yeni yeni toplanıyordu.
Nihayet yazdı.
Yazısı bir kronoloji vermekle başlıyor. Okuyucuya kendisine ortak bir tanıdık vasıtasıyla gönderdiğim Bâleybelen’e yazdığım yazıya işaret ediyor; “Ağabeyim Dücane Cündioğlu’na hususi hürmetlerimle” ithafını kaydediyordu. Yaşça büyük olan Dücane’ye ağabeyim demem tabiiydi. Kitabı takdim etme sebebime gelince:
Bâleybelen çalışmasının ön sözünde dillerin kaynağına dair doğuda ve batıda benzer yaklaşımların olduğunu, İslâm dünyasındaki seyrine dair “referanslar için bkz. Dücane Cündioğlu, Anlamın Buharlaşması ve Kur’an -Hermenötik Bir Deneyim (II), İstanbul, ty., s. 131-156.” demiştim. Gelenekte ön sözde dipnotla referans vermek âdet olmadığı hâlde, bu çalışmaya gönderme yapmıştım. Bu ilk referansın sahibine Bâleybelen’i vermem garip değildi, bir minnet duygusuyla eseri takdim etmiştim. Tarih 28 Haziran 2006’ydı.
Bâleybelen hakkında övgü yüklü bir yazıyı 9 Temmuz 2006’da yazdı. Hoş bir yazıydı. Eminim şimdi içinden geçiyordur, eli kurusaydı da Bâleybelen’e övgü yüklü yazısını yazmasaydı.
Aradan bir yıl geçti. 13 Mayıs 2007’de konu artık Ahlâk-ı Alâî oldu. Bu konuyla ilgili olarak 21 Temmuz ve 22 Temmuz’da da yazılar yayımladı.
Şimdi Cündioğlu’nun son yazılarına doğrudan kendisini muhatap alarak cevap vermek istiyorum:
İki gün peş peşe yazdınız. Bütün yekûnu ancak iki yazınıza sığdırdınız. Heyhât. İlk yazı, “Ey okuyucular, Mustafa Koç’u utandıracağım, yarınki yazımı okuyun” şeklinde bir haber vermeden ibaretti. Sermayesizlikten ilk yazıyı reklam yazısına dönüştürmüşsünüz Hepsi bu muydu? Estiniz, gürlediniz. Benim akademik cephemi alan dışından birisi olarak ağzınıza almak haddiniz miydi? Hele “akademik kariyerinin sıhhat ve selameti adına görmezlikten gelip bahis mevzu etmemiş” olduğunuzu söylemenize göre siz hangi makamdasınız? Akademik unvanları dağıtma ve geri alma mevkiini size bahşetmişler de biz bilmiyormuşuz. Ey Dücane, mantık çantık derken size bir hâller mi oldu? Tenkit yazıyorsunuz, adam gibi yazmak, adam gibi göstermek gerekmez mi? Adam olmak bir erdem değil mi?
Beni bütün metinde toplam altı hatayla mı çökerteceksiniz? Yekûn bu mu? Yoksa süflî bir tavırla, sus, yoksa zulamda daha var, cevap verirsen onları da ifşa edeceğim yollu ucuzluk hastalığına mı yakalandınız? Köşenizde çirkinlik mi pazarlayarak gençlerin zihninde “kahraman ağabey” olmayı yeğleyeceksiniz?
Gelelim, iddialarınıza, ithamlarınıza:
1. “Cemel’in (deve) çoğulunun cemal (güzellik) değil, cimal (develer) olduğunu öğrenmesi”
Benim cemel kelimesinin çoğulunun cimâl olduğunu bilmediğimi söylüyorsunuz.
Önce fakirin, deve anlamına gelen Arapça cemel’in çokluk şeklinin cimâl olduğunu bilip bilmediğini okuyucuya göstermesi iktiza eder. Hele bu yanlışımın olduğu sayfa numarasını vermemek doğru mudur? Okuyucuyu bu şekilde yönlendirerek “laf cambazlığı” yaptığınızı söylemem doğru değil mi?
Bu kelime neşir faaliyetinde katkıda bulunduğum Ahlâk–ı Alâî’den önce yalnızca Aşçı Dede’nin Hatıraları’nda ve iki kere geçer. Tam da Dücane’nin istediği gibi çokluk şekliyle:
“Ecdâd-ı mekârim-nejâd-ı nebevîden Mudar bin Nizâr bin Ma’ad, taharrî-yi cimâle çıkıp develerin her biri bir tarafa dağılmış ve gulâm-ı râ’î yalnızca kalmış olduğunu gördükte elinde bulunan asasıyla çobanın eline vurdu. Çoban veca’-ı yediyle “Vâ yedâh!” diye feryat ederek vadiye pûyân u devân oldukta develer kölenin savt-ı hazîn-i mevzûnun duyup cümlesi birden istimâ’-ı nagme için gulâm-ı râ’înin yanına cem’ oldular. Cenâb-ı Mudar bu hâli görünce: “Bundan sonra sevk ve cem’-i cimâl için böyle bir kelâm-ı muhrıku’n-nizâm vaz’ ve icat edilsin” demiş. Binaenaleyh “usûl-ı sedâ” ihtira ve icra edilmiş olduğunu sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz ashâb-ı güzîn rıdvânullâhi ta’âlâ aleyhim ecma’în hazerâtına haber verdiler azizim.” (Aşçı İbrahim Dede, Aşçı Dede’nin Hatıraları (haz. Mustafa Koç, Eyyüp Tanrıverdi), İstanbul, 2006, c. III, s. 1480.)
Daha önceki çalışmasında cemel’in çoğulunun cimâl olduğunu bilen Mustafa Koç, şimdi mi bilmiyor? Öyle ya, ifadenizde aynen “Cemel’in (deve) çoğulunun cemal (güzellik) değil, cimal (develer) olduğunu öğrenmesi” diyerek cehaletimi izhar ediyorsunuz.
Kelime Kınalızade’nin Ahlâk-ı Alâî’sinde (s. 264) sadece üç kere geçiyor. Neşredilen metinde bu kelimelerin geçtiği pasajı aynen aktarıyorum:
[Tayyib-i asvât ve lezzet-i negamât insâna değil, hayvâna dahi te’sîr-i azîm eder. Arab hâdîleri CEMÂLE hadâ vü negâmât-ı münâsibeyi edâ edicek şütür gûşûnu savt-i hadâ ile pür kılıp ta’ab u kelâli yâd etmeyip ve vihâd u tilâl demeyip ve cû’ u ataşın ferâmûş edip ol kadar seyr-i sahârî ve kat’-ı berârî ve tahammül-i ahmâl ü eskâl eder ki ansız uşr-ı aşîrinden kâsır ve ednâ-yı sabr ü tahammüle kâdir olamaz.
Ba’z-ı ulemâ hikâyet eder ki bâdiyede bir şahsın menziline mihmân oldum. Kûşe-i habâda gördüm bir bende-i siyâh mukayyed ü maglûl oturur ve etrâf-ı habâda niçe şütür-i kûh-kûhân -ki hayât yükünü arkalarından salmışlar ve ser-menzil-i mevt ü fenâda kalmışlar.- Gulâm-ı maglûl, mihmân-ı makbûle tazarru’ eder ki “Kerem eyle, beni seyyidimden teşeffü’ et ki anın katında mihmânı makbûlü’l-kelâm ve mukziyyü’l-merâmdır, ola ki şefâ’atiniz ile izhâr-ı mekârim-i ahlâk edip beni gull u esrden ıtlâk eyleye!” Râvî eydür: Çün seyyidine teşeffü’ ve halâs-ı bendesini tevakku’ eyledim. Seyyidi eyitti: “Şefâ’atiniz kabûl ve siyâh mücrimden hall-i gulûl eyledim. Velâkin ma’lûmunuz olsun bu abd beni sâha-i gınâdan ihrâc ve beni vü ıyâlimi fakîr ü muhtâc etmiştir.” Çün sebebinden sü’âl eyledim, bast-ı makâl ve şerh-i hâl eyledi ki “Ben bir kişi idim ki vech-i ma’âşım ve tarîk-i inti’âşım bu CİMÂLİN zuhûrundan vâsıl ve nafaka-i butûn-i ehl ü ıyâlim anların menfa’at-i zuhûrundan hâsıl olurdu. Bu siyâhın âvâz-ı hadâsı garîb ve hüsn-i nagme ve lutf-ı edâsı hâtır-firîbdir. Bir gün bu ecmâl, hâmil-i ahmâl iken ref’-i avâz ve hadâya âgâz edip CİMÂL anın istimâ’ı ile mest ü hayrân olup üç günlük mesâfeyi bir günde seyrân edip çün menzile vâsıl olup yüklerin arkalarından aldılar. Cümlesi kelâl ü ta’ab ve zahmet ü nusbdan raht-ı vücûdlarını menzil-i ademe saldılar.” Râvî-i mihmân eydür ki “Hâhân oldum ki hadâ-yı siyâhı gûş ve nagme-i sadâsından hurûş eyleyim. Seyyidi fermân edip siyâh ref’-i sadâ ve âgâz-ı hadâ edicek bir savt istimâ’ eyledim ki yakîn oldu ki rûhum lezzet ü hâletten tenime vidâ’ ede. Cemel-i sakkâ -ki hâzır idi- hadâyı gûş edicek hâyim ü hayrân ve zâr u giryân kat’-ı ıkâl u hibâl eyleyip ve üftân u hîzân râh-i sahrâ vü cibâl tuttu.] (s. 264)
Dücane, benim cemel kelimesinin cemisini cemâl vehmettiğimi ileri sürerek, okuyucu karşısında müşkil durumda bırakacak ya, diyemiyor ki “Mustafa Koç, burada bir tashih bırakmış.” Aynı yerdeki diğer iki cimâl’i gözleriniz görmedi mi? Okuyucuyu yanlış bilgilendirerek ve yönlendirerek neyinizi tatmin ediyorsunuz? Size hitaben yazımda “UMARIM KENDİSİ YALNIZCA TASHİHLERİN ARDINA SIĞINMAZ” derken mert olun demiştim. Bu hamleniz mertçe midir sayın Cündioğlu?
Hülasa, Kınalızade’de cemel’in çokluğu üç kere kullanılmış: İkisi cimâl, diğeri cemâl şeklinde. Bunu aleyhimde kullanabildiğinize göre, aynaya bakmalısınız.
2. “Hele hele “hikmet-i ameliyyenin mutlakan” (s. 48) gibi terkipler icad edip metnin bölümlerini arapsaçına döndürmemesi”
Şimdi icat ettiğim söylenen “hikmet-i ameliyyenin mutlakan” terkibine bakalım. İfadenin geçtiği bölümü aynen veriyorum:
[Hikmet-i ameliyyenin mutlakan ve ilm-i ahlâk ve ilm-i tedbîrü’l-menzil ve ilm-i siyâsetü’l-müdün nice ilmlerdir ve ta’rîf-i ismleri nedir, anın beyânıdır.
Evvelâ ma’lûm olsun ki ta’rîf-i ilm mümkin olmaz illâ hadd-i ismîsiyle -ki ta’rîfte asldır.- Ve hadd-i ismî iki nesneden mürekkebdir: Biri mâ-bihi’l-iştirâk ki cinstir ve biri mâ-bihi’l-imtiyâz ki fasldır. Ve hikmet-i ameliyyenin cinsi mutlak hikmettir ki iştirâkte kâmil ve hikmet-i ameliyye vü nazariyyeye şâmildir. Pes mutlak hikmeti ta’rîf ü tersîm ve aksâm-ı mu’teberesine tenvî’ ü taksîm edelim ki hikmet-i ameliyyenin hadd-i ismîsi mütebeyyen ve mâhiyyeti inde’t-tâlib müte’ayyen ola.] (s. 48.)
Kınalızade birinci bahiste amelî hikmeti ele alır. İşleyeceği mevzuları sıralar: Mutlakan (mutlak olarak) hikmet-i ameliyye, ilm-i ahlâk, ilm-i tedbîrü’l-menzil ve ilm-i siyâsetü’l-müdün.
Dücane’nin bu ifadede neyi tenkit ettiğini anlamak imkânsız. Yanlış bulacak ya, yaratıcılık kabiliyeti devreye girecek. Kınalızade mutlak olarak (mutlakan) tahsisini koyduktan Ve hikmet-i ameliyyenin cinsi mutlak hikmettir ki iştirâkte kâmil ve hikmet-i ameliyye vü nazariyyeye şâmildir. Pes mutlak hikmeti ta’rîf ü tersîm ve aksâm-ı mu’teberesine tenvî’ ü taksîm edelim ki... diye devam ediyor.
Dücane’nin akıl tutulmasına uğradığı açık. Burada yanlış olan nedir? Okuyucuların büyük bir kısmı, verdiğiniz kelimenin yanlış okunduğunu vehmedecek. Ey Cündioğlu, siz hep yalan mı söylersiniz?
Evet utandım, yüzsüzlüğünüzden, arkasında duramadığınız iddialarınızdan, Osmanlı Türkçesi bilmeyişinizi yutturabileceğinize inanmanızdan; sizden utandım.
Alın eserin yüze yakın nüshasını, yukarıdaki parçayı karşılaştırın, anlam analizi yapın, “hikmet-i ameliyyenin mutlakan” sözünde ne garabet varmış keşfedin. Biz keşfedemedik. Haksız mıyım ey Cündioğlu sizde cahil cesareti var derken? Cümlenizdeki “hele hele”ye gülüp geçiyorum.
3. “Ahlâk-ı Nâsırî’ye sâniye isneyn oldu” gibi Arapçayı iyi bilmemekten kaynaklanan zaaflarını düzeltmesi”
Neşrettiğimiz metinde bu cümlenin geçtiği parça aynen şu şekildedir:
[Ba’dehu fâzıl-ı muhakkık, kâmil-i müdakkık, mâlik-i ezimme-i me’ânî Celâleddîn Muhammed-i Devânî ki tahrîr-i kavâ’id-i ilmiyye ile ref’-i gavâşî ve Tecrîd-i akâyid-i dîniyyeye ketb-i havâşî etmekle makbûl-i fuzalâ ve memdûh-ı ulemâdır, Ahlâk-ı Celâlî nâm risâle te’lîfi ile kitâb-hâne-i hikmeti zeyn ve Ahlâk-ı Nâsırî’ye sâniye isneyn oldu. Ba’dehu fasîh-i cihân ve belîg-i nüktedân vâ’iz-i hıtta-i Horâsân Mevlânâ Hüseyn-i Vâ’iz, Mirzâ Muhsin bin Hüseyn Baykara nâmına Kitâb-ı Ahlâk-ı Muhsinî tasnîf eyledi. Her çend esâlîb-i mebânîsi evvelkiler gibi tahkîkât-ı hikemiyye ve tedkîkât-ı ilmiyye üzerine müştemil değildir, ammâ çün terâkîb ü me’ânîsi vuzûh u zuhûr ile müttesim ve elfâz u ibârâtı levh-i uzûbet ü sühûlet üzere mürtesimdir, kulûb-ı âmmede cây-gîr ve evvelkilerden ziyâde şöhret-pezîr olmuştur.] (s. 38)
Kınalızade, ahlâk vadisinde kalem oynatmış seleflerinden bahsediyor, Celâleddin Devânî’nin Ahlâk-ı Celâlî’si Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî’sinden sonra yazıldığı için eser “sâniye isneyn”, yani “ikinin ikincisi” oldu diyor. Kelimenin imlâsı aynen böyledir. Bu terkip, Kur’an’da da (Tevbe suresi, 40. ayet) geçer. İsneyn kelimesinin başındaki hemze vasl edilerek okunur.
Beni sâniye isneyn > sâniye’sneyn demediğim için mi tenkit ediyorsunuz? Bununla tenkit olmayacağını biliyorsunuz.
Dücane Efendi, insan tenkit yazdığında yanlış olan hususun neresinde yanlış olduğunu ve doğrusunun ne olduğunu gösterir. Biz kuyulardan taş mı çıkaralım?
“Arapçayı iyi bilmemekten” bahsediyorsunuz. Evet, haddimi bilirim, Arapçayı iyi bilmiyorum, ama Arapçayı iyi bilenlerden yardım alırım. Bu hususu çalışmamın girişinde belirttim.
Hazırladığımız eserin metin bölümünde 1000 dipnot var. 700–800 civarındaki dipnot, Arapça şiir, kelâm-ı kibâr, hadis ve ayet çevirisi içerir. Şimdi sizin “Ahlâk-ı Nâsırî’ye sâniye isneyn oldu” gibi Arapçayı iyi bilmemekten kaynaklanan zaaflarını düzeltmesi” iddianız, esere sarf edilen emeğe saygısızlık değil mi? Ya da Ey Dücane Cündioğlu, siz hiç hayatınızda Arap harfli bir Osmanlı Türkçesinde Arapça iktibasları bu kadar kaynaklarıyla, tahricleriyle işleyen bir ikinci metin gördünüz mü?
4. “Hepsinden önemlisi “mübdi-i feyyâz” gibi çok önemli icadlar yapmadan evvel geleneksel Osmanlı ilim-irfanıyla ünsiyet peyda etmesi”
Metinde “Mübdi-i feyyâz” tam 10 defa kullanılmıştır (s. 75, 76, 81, 349, 382, 405, 414, 447, 453.) Sanıyorum, “mebde-i feyyâz” olmalı diye düşünüyorsunuz. “Mübdi-i feyyâz” doğru bir tamlamadır, dilerlerse sözlüğe bakar, yaratıcı için bu kelimenin kullanıldığını görürsünüz. Mohammad Mo’în, Ferheng–i Fârsî, Tahran, 1984, c. III, s. 3769.) Bu sözlüğü İSAM’da bulabilirsiniz. Dikkatinizi çekerim, bu sözlük “mebde–i feyyâz” tamlamasının yanlış olduğunu belirterek kelimeyi “mübdi–i feyyâz”a gönderir.
Dücane Cündioğlu, sözlüğe bakmadan da metinde “Mübdi’-i Feyyâz ve Cevvâd-ı münezzeh” (s. 349) ve “Mübdi’-i Feyyâz ve Rabb-i Kahhâr” (s. 414) terkiplerine ya da “Mübdi’-i Feyyâz -celle şânuhu ve behere burhânuhu-” (s. 382) ibarelerine dikkatle baksaydı bu terkibin yanlış olmadığını anlayabilirdi.
Şimdi diğer iki yanlışıma sıra geldi:
5. “İbâha-i semâ’a delîl-i aklî budur ki semâ’ savt-i tayyib-i mevzûnî yâ gayr-ı mevzûnî -ki muharrik-i kalb ola- işitmektir. Ammâ semâ’-ı savt-ı tayyib harâm değildir, zîrâ hâsse-i sem’-i müdrikâtından telezzüz etmek hâsse-i basar-ı müdrikâtından telezzüz etmek gibidir. Ezhâr u eşcâr ve hadravât u enhâr müşâhedesinden lezzet hâsıl olmak ve hâsse-i şemm-i revâyih-i tayyibe ile mütelezziz ve hâsse-i lems sutûh-ı nâ’imeden mütemetti’ olmak gibidir...” (s. 260)
6. “Sınf-ı evvel -ki altı havâss-ı zâhiredir- beştir”; Sınf-ı sânî -ki altı havâss-ı bâtınedir- ol dahi beştir..” (s. 73)
Sayın Dücane Cündioğlu, BEŞİNCİ VE ALTINCI parçadaki hatalarımı doğru tespit etmiştir.
Dücane Cündioğlu şu cümlelerle yargısını taçlandırır. “Burada öğrenilmesi gereken terim gurubu şudur: müdrik-müdrek-idrak” Hocalığa devam eden Dücane, benim için: “Metnin konusuna ve terminolojisine vakıf olmaması mazur görülebilir.” notunu düşerek bu cümleden hareketle meseleyi çirkinleştirir.
Kınalızade Ali Çelebi’nin eserinde içinde -yukarıdaki hatamı kabul ederek- “müdrik” ve “müdrike” geçen cümleleri okuyucuların dikkatine sunuyorum. “Bir teknik eleman” olarak bu cümlelerden hangi birisinde “müdrik” kelimesinin manasını bilmediğim, “müdrik” ile “müdrek”i karıştırdığım ileri sürülebilir? Eğer karıştırmadıysam, Dücane’nin ithamlarının anlamı ne?
“MÜDRİK” ve “MÜDRİKE”:
Zîrâ nefs-i nâtıka-i insânî cemî’-i mevcûdât-ı hâriciyye ve mâhiyyât-ı eşyâya turuk-ı sahîha ve edille-i sarîha ile âlim ve suver-i tasavvurât-ı mutâbıka ve tasdîkât-ı yakîniyye sahîfe-i müdrikesinde kâyim olıcak... (s. 49)
Tertîb-i sahîh ü sâbit ve nesak u nizâm-ı vâki’ üzerine mir’ât-i müdrikesinde muntabi’ ü mürtesim... (s. 49)
Emr-i hâmis, nefs bi-nefsihi müdrik ve âlât ile mutasarrıf idüğin tahrîr etmektir. (s. 64)
Emr–i Hâmis Nefs Bi’z–zât Müdrik ve Âlât ile Mutasarrıf İdüğidir. (s. 65)
Meselâ âlet-i basar ile idrâk-i mubassarât ve âlet-i sem’ ile idrâk-i mesmû’ât eyler ve alâ hâzihi’l-kıyâs ki kuvvet-i müdrikeden zâhir olur ve bu tasarruf ilmîdir. (s. 66)
Kuvvet-i hayvânî ikidir. Birisine “kuvvet-i müdrike” derler ve birisine “kuvvet-i muharrike” derler. Kuvvet-i müdrike oldur ki hayvânda olan idrâke sebeb ola. Ve ol dahi iki sınftır, zîrâ kuvvet-i müdrikenin âleti olan -ki ana “hâsse” derler- iki nev’dir. Bir nev’i havâss-ı zâhire ve bir nev’i havâss-ı bâtınedir. Pes kuvvet-i müdrike iki sınf oldu. (s. 72)
Meselâ bürûdet keyfiyyetinin hâmili olan cism, kar ve buz gibi, bedene mülâmese eylese fi’l-hâl nefs anın keyfiyyet-i bürûdetine müdrik olur. (s. 73)
Ve kuvvet-i muharrike elbette kuvvet-i müdrikeye muhtâcdır ve andan müstemiddir. (s. 74)
Ve ol kuvvetler ki âsârı ihtiyâr u irâdet ve fikr ü reviyyet ile olur, dört kuvvettir. İkisi kuvvet-i hayvâniyyeden kuvvet-i müdrike ve kuvvet-i muharrike; iki[si] kuvâ-yı insânîden kuvvet-i âlime ve kuvvet-i âmiledir. (s, 76)
[Kuvvet-i Müdrike] Birisi “kuvvet-i müdrike”dir ki nefs anın sebebi ile idrâkât-ı akliyyeye kâdir olur. (s. 100)
[Kuvvet-i Nazarî] Kuvvet-i müdrikenin bir şu’besi “kuvvet-i nazarî” ; [Kuvvet-i Amelî] Ve şu’be-i uhrâsı kuvvet-i amelî idi. (s. 100)
Ve ilm-i huzûrî oldur ki nefs-i müdrek ve zât-ı ma’lûm müdrik ü âlim katında hâzır olur. (s. 186)
“MÜDREK”, :
İkincisi hayâldir. Ve ol bir kuvvettir ki dimâgın batn-ı evvelinin mukaddeminde konulmuştur. Ve hiss-i müşterekte cem’ olup idrâk olunan sûretleri sâhib-i sûret ve müdrek olan nesneler, havâstan gâyib olduktan sonra bu kuvvet hıfz eyler. Meselâ bir şahsa nazar eylesen, mâdâm ki mukâbelededir, müdrektir ve sûreti hiss-i müşterektedir. (s. 73)
[Nefs-i Melekî] Biri nefs-i melekî ki kuvvet-i idrâk ve temyîz-i ma’kûlât u müdrekâttır. (s. 102)
Bütün dökümünü verdiğim müdrik–müdrek örneklerindeki tek hatam, Dücane’nin verdiği örnektir. Hatamı kabul ediyorum, Dücane’ye şapka çıkarıyorum.
Diğer hatam:
Cümlenin hemen üstünde “Kuvvet-i müdrike oldur ki hayvânda olan idrâke sebeb ola. Ve ol dahi iki sınftır, zîrâ kuvvet-i müdrikenin âleti olan -ki ana “hâsse” derler- iki nev’dir. Bir nev’i havâss-ı zâhire ve bir nev’i havâss-ı bâtınedir. Pes kuvvet-i müdrike iki sınf oldu.” denilip doğru okunan âleti kelimesi, araksından gelen ifadelerde manaya riayet edilmeden altı şeklinde okunmuştur.
Sonuç: Osmanlı Türkçesini yeni öğrenmeye başlayanlarda görülen bir zafiyet, hocalarının çalışmalarında gördükleri birkaç hatayı dillerine dolamak, sarf edilen çabayı bu birkaç hatanın arkasından görememektir. Bu nevhevesler için mazur görülebilir, çocukluklarına bağışlanır. Dücane Cündioğlu eserin hazırlanmasındaki çabayı görememiş midir? Biliyorum ki görmüştür. Ancak onun amacı eseri tenkit etmek değil, eseri yayımlayan Bilim–Sanat Vakfı’na dil uzatmak, Mustafa Koç’u yaralamaktır.
Dücane Cündioğlu, “Eserin -en yumuşatılmış tabirle- aceleye getirilmiş olduğu muhakkaktır. Çünkü kabaca bir mütalaayla bile tesadüf ettiğimiz manayı bozacak derecedeki ifade, terkip ve tashih hataları hiç de az değildir.” dedi. Bu tıfl–ı ebcedhanı, ahlaksızca bu cümleyi kurmasaydı muhatap almazdım. Henüz Karabaş Tecvidi, Mızraklı İlmihal türünden eserleri Arap harflerinden okuması, en ziyade haddini bilmesi gereken bu adam, kamuya bir iddiayla çıkıyordu. Meydan okudum, bu iddialar için ciddi bir yekûn beklerim dedim. Pişkinlikle ileri sürdüğü altı husustan dördü hezeyandı. Ahlak bilgisi Dücane Cündioğlu’nun sahasına girmiyordu, Osmanlı Türkçesi ise bilmediği bir dünya. Ama bildiği bir şey var, ustası olduğu bir huy: Utanmazlık!” Bu rezîletindeki ustalığına şapka çıkarıyorum.
Mustafa Koç
|