Jean-Paul Sartre

'Filozoflar' forumunda badem tarafından 17 Tem 2008 tarihinde açılan konu

  1. badem

    badem Guest

    Jean-Paul Sartre



    20. yüzyılın Voltaire’i ya da Hugo’su sayılan Sartre, düşünce ustası ve özgürlüklerin savunucusu, Fransa ve Avrupa’da olduğu gibi , Amerika’da ve Üçüncü Dünya Ülkelerinde de aydınların sözcüsü olmuştur.



    Sartre’a göre yaşam, insanın “tek başına”, kendi toplumsal boyutunu keşfetmesidir. Bireyin kökten özgürlüğünü vurgulayan Varoluşçuluğun sözcülüğünü yapmış, romanlarıyla ve oyunlarıyla bu dünya görüşünü çok geniş kitlelere aktarmayı başarmıştır. Tanrıyı, her türlü kurulu düzeni, aileyi, klasık anlamıyla edebiyatçıyı, filozofu, eylem adamını, dostlukları, toplumun belirli kesimlerini, partileri, kalıplaşmış düşünceleri yadsıdığı gibi, 1964’te değer görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülü’nü de kabul etmemiştir
     
  2. badem

    badem Guest

    Ynt: Jean-Paul Sartre

    YAZIDAN VAROLUŞÇULUĞA

    Felsefe eğitimi gören Sartre , o yıllarda çok yazı üretti: «Düş Gücü» (I'Imagination) üstüne bir deneme (1936, «Ego'ııun Aşkınlığı» (la Transcendance de I'ego, 1937); bir roman, Bulantı (la Nausee, 1937) ; uzun hikâyeler, Duvar (le Mur,1939) ve «Özgürlük Yolları» (les Chemins de la Liberte) olarak anılacak roman çevrimiyle ilgili çalışmalar (1945 - 1979).

    Felsefî düşüncesine paralel geliştirdiği ilk yazı biçimi, anlatı ve romandır. İkisi arasında bir geçiş arayışı da söz konusu değildir: tersine, Bulantı (la Nausee) , olumsallık üstüne bir denemeden doğmuştur ve «kimsenin yüzleşmek istemediği» (Duvar) korkunç bir şey olan varoluşun bilinciyle boğulmuş bir çeşit günlük tutan başkişi Roquentin'in sıkıntılı dünyasında varlığın dayanağı varoluşçuluktur. Tiksintiyle, umutsuzlukla, şeylerin kendiliğinden varoluşuyla dolu ve yapış yapış imgelerin gelip geçtiği bu dünya görüşü, karşısına çıkan ideolojilere (Marksizm, gerçeküstücülük) karşı son derece mesafeli, ancak «varlık özden önce geldiğine» göre, insanın kendi yaşama biçimini kendisinin kurması gerektiğini, ve insanın kendisini ötekiyle olan ilişkisine göre tanımladığını öne süren varoluşçu ahlakın çekiciliğine kapılan Sartre 'ın ilk dönemini yansıtır. Var olmak, dünyada olmaktır, başkası için olmaktır ve bu varoluşçu somut ve tarihsel olarak kavranmalıdır.

    Özgürlük, Sartre varoluşculuğunun temel özelliğidir: Tanrı var olmadığına göre, insan, kendisi ne istiyorsa ve ne yapıyorsa odur. Sartre ile tarihin (askere alınışı, Almanya'daki tutsaklığı ve kaçışı) çarpıcı karşılaşması, bu felsefenin somutlaşmasıdır ve özgürlük, durum, angajman gibi sözcüklere ciddî bir içerik kazandırır.

    «Özgürlük Yolları»nın 1939'da başladığı ve 1945'te yayımlanan Akıl Çağı (1'Âge de raison), Yaşanmayan Zaman l Bekleyiş (le Sursis) , 1949'da yayımlanan Tükeniş (Mort dans I'âme) gibi roman taslaklarında ağır basan yine tarihtir: olaylar, 1937 - 1940 arasında geçer ve eşzamanlılık tekniğinin kullanımıyla, tarihin parçalamayı üstls alçakliklar, kuşatılmış hayatların oluşturduğu bir fon üze kişi ve düzenler birbirine karışır.

    Kurtuluş'ta, Sartre, Simone de Beauvoir ve arkadaşlan (Queneau, Leiris, Giacometti, Vian ve Camus ) inişli çıkışlı ilişkiler ansızın ünlenirler: halkın gözünde varoluşçular, direnişçiler Saint-Germaindres-Pres'yi mesken.tutan genç aydınlar, toplum katında az ya da çok birbirine karışmıştır. Paris'te verilen bir konferansta varoluşçuluğun ne olduğunu açıklar: «Varoluşçuluk bir hümanizmdir». Yine, aynı yıl (1945), les Temps modernes: dergisini kurar. Zaferle nefret birbirine karışır: belki de hiçbir entelektüel, Sartre kadar, Hıristiyanlarca, komünistlerce, ona sorumsuz, kaçık diyen Celine gibi birçok muhafazakârca ısrarlı biçimde karalanmamıştır.
    Axis2000
     
  3. badem

    badem Guest

    Ynt: Jean-Paul Sartre

    SARTRE VE TİYATRO
    Sartre ile Simone de Beauvoir , sahnenin önünü hiç terketmezler. İşgal sırasında keşfettiği ve gözle tarihin geri kalan bölümünden ve kolektif eylemden ayrı düşünülemeyecek olan tiyatro yazarlığı, Fransa'nın dışına uz bu ünü daha da pekiştirir. Sartre, işgal sırasında büyük büyük eseri «varlık ve Hiçlik» (1'etre et le Neant,l943) ve Gizli Oturum (Huis clos, 1944) ile birlikte Sinekler (Les Mouches) adlı oyunu da yazmış ve oynatmıştır.
    1946'da, Saygılı Yosma (La Putain respectueuse) ve MezarsızÖlüler'i (Morts sans sepu 1948'de, Kirli Eller'i (Les Mains sales) yayımlar. Tiyatro anlayışı onu kahramanlar ve karakter üstüne dayalı psykolojik ve çekçi tiyatroyla birlikte eğlencelik tiyatroyu da redde götürür Şiddetli, uç durumlardaki kişilerin gerisinde, düğümü daima akıl, özgürlük, sorumluluk gibi, çoğu zaman oyunla çelişki halindeki taleplere dayalı, çağın büyük sorunlarının ele alan bir tiyatroyu savunur.
    Sinekler'de, Oreste, kendini, işlediği cinayetle, iktidarın kötüye kullanılmasına ve zorbalığa karşı tığı için haklı bulunan cinayetiyle tanımlar. Gizli Oturumda çoktan öldükleri için sonsuza kadar bir salonda toplanan ü şi, her biri ötekinin vicdanında tutsak olduğundan, ebedi olarak kendi kendilerini yargılamaya ve yargılanmaya mahkûmdurlar Ünlü söz de buradan çıkmıştır: «Cehennem, başkalarıdır».

    Kirli Eller gibi, insanı öldürmeye itebilen devrimci mantık ve karşı koyan vicdan sorununu ortaya koyan veya kahram yaşamının taşıdığı anlamı eylemde ararken, ne Şeytan'a n Yüce Tanrı'ya yakın duran «Iyi Tanrı» (Le Bon Dieu, 1951 bir Nazi subayının hayalî bir mahkeme önüne çıkmaya çalıştığı Altona Mahpusları (Les Sequestres d'Altona, 1959) gibi oyunlar, bu tiyatroda siyasetin ne kadar önemli bir yeri olduğunun kanıtıdır: Eski Yunan'da olduğu gibi, sahne, bezgin ama hakkını arayan bir halkın sitenin en can alıcı sorunlarının tartışı: sım izlediği bir agoradır. Öteki oyunlar (Dumas'dan uyarla Kean, 1953; gazeteci çevrelerini hicvettiği Nekrassov, 1 «Troyalı Kadınların (Troyennes) bir uyarlaması, 1965), gen bütün iletişim sanatlarıyla ilgilenen Sartre'ın, tiyatroya I hiç bitmeyen yakınlığını ortaya koyar: Sartre , birçok film senaryosu yazmış ve çok sayıda söyleşiyle, konferansa ve radyo programına katılmıştır.
    Axis
     
  4. badem

    badem Guest

    Ynt: Jean-Paul Sartre

    *Bilincin olumsuz kendiliğindenliği âtıl ve olumlu bir varoluş alanıyla karşı karşıya getirilir.

    *Bilincin özü, onun bir nesnel dünyanın nesneleriyle olan yönelimsel ilişkisidir

    *imgelem algıdan hem daha kesin, hem de daha zengindir

    *Algılanmış olmanın, bunun tam tersine, kendi varoluşunun yeter koşulu olması, bilincin özünü oluşturur: `Bilincin varoluşu bilincin kendisinden çıkar

    *Özgürlüğün hayata geçirilmesi olağanüstü zor ve meşakkatli olduğu için, eylemlerimizin özgürce seçilmiş eylemler olmaktan ziyade, onların bizim dışımızdaki nedenlerin sonuçları olduğunu iddia etme ve böylelikle de sorumluluktan kaçma eğilimi içinde oluruz

    *`Özgürlük adını verdiğimiz şeyi, "insan gerçekliği"nin varlığından ayırmak mümkün değildir. İnsan önce varolup, daha sonra özgür olmaz; insanın varlığı ile onun özgür-olması arasında hiçbir fark yoktur.

    *Sartre, değerlerin, insanî seçimden bağımsız nesnel varoluşunu varsayan bir görüşü, burjuva ahlâkına özgü `ciddiyet ruhu'nun (I'esprit de serieux) bir alâmeti fârikası olarak görür. İnsan özgürlüğünün mükemmel ifadesi, görünüşte gerekçesiz olan `keyfi eylem'dir.

    * Neredeyse toplumsal biçimlerin kaçınılmaz bir diyalektik mantığı diye takdim edilen şeyle, devrimci örgütler içsel farklılık ve muhalefeti ya bastırır ya da yok eder ve daha sonra, yerini aldıkları düzenden zorunlulukla daha az baskıcı olmayan yeni bir düzeni zorla kabul ettirirler
     
  5. badem

    badem Guest

    Ynt: Jean-Paul Sartre

    DURUM



    Sartre’a göre “durum” kısaca, “kendisi için varlık”ın dünyaya bağlanmasıdır. Onun hem olumsallığının hem de bu olumsallık üzerinde etkili olmak tasarısının ürünüdür. Sartre, durumun beş öğeden oluştuğunu söylr:

    “Yerim” (ma place); “geçmişim” (mon passe) ; “çevrem” (mes entours); “türdeşlerim” (mon voisin) ve “ölümüm” (ma mort).



    Yerim : İlk bakışta, insanın doğduğu yerin onu kaçınılmaz biçimde belirlediğini düşünürüz. Ücra bir köyde doğmuş olan bir çocuk belki de hiçbir zaman yüksek öğrenim yapma olanağını bulamayacaktır deriz. Ancak Sartre’a göre, insanın bulunduğu yerin kişinin özgürlüğü üzerindeki etkisi doğrudan değil, dolaylıdır: Yer öğesi ancak bizim tasarımlarımız açısından olumlu ya da olumsuz bir nitelik taşır. Yer öğesi kendi başına “nötr”dür. Yani bizim bir tasarıyı bir diğerine yeğlememiz yerin bu nötr özelliğini değiştirmez, sadece seçimlerimin zorluk ya da kolaylık ölçüsünü değiştirir.



    Geçmişim: Sartre geçmiş’in “kendinde varlık” kategorisine sokulabilecek bir olgu olduğunu belirtir. Geçmiş, değiştirilemez, tamamlanmış olandır. Ancak Sartre bu özelliklerinden ötürü geçmişi yine de mutlak bir şey olarak görmez ve onun özgürlükle belli bir bağlantı içinde bulunduğunu söyler. Şöyle ki: İnsan dönüp kendi geçmişine belli bir anlam yakıştırarak onu bir çeşit değişikliğe uğratabilir. Sözgelimi, ailesindeki ünlü kişilerin yapıp ettikleriyle övünebilir ya da, tam tersine, onlar hiç varolmamışlar gibi davranabilir; yani kendi kişisel tasarısına göre, geçmişini farklı bir biçimde sahiplenir. Bir başka deyişle geçmiş, insanın özgürlük anlayışına göre kimlik kazanır.



    Çevrem: Sartre bu terimle insanın etrafındaki coğrafi mekanı değil, kullandığı “aletleri” kasteder. Durumun tıpkı öteki öğeleri gibi aletler de benim kendi tasarıma göre belli bir anlam kazanırlar. Sözgelimi, son derece külüstür bir arabayla dünyanın bize göre çok uzak bir ülkesine, diyelim Nepal’e gitmek istediğimizi düşünelim. Böyle bir arabayla oraya asla ulaşamayacağımı, yarı yolda kalacağımızı söyleyen bir kişi açısından Nepal’e gitme tasarısı asla söz konusu olmayacaktır, ama ben her şeye karşın gitmekte diretirsem, bunun bütün sonuçlarına da katlanmak zorundayımdır. Yani, aletlerin benim tasarımdan ayrı bir varlıkları yoktur.



    Türdeşlerim: Sartre için “başkası için varlık” adı verilen bir başka varolma kipi olduğunu biliyoruz. Sartre’a göre, başkasının bakışıyla özne durumundan nesne durumuna düşmüş olan “kendisi için varlık” başkasının bakışına yine bir bakışla karşılık vererek bu nesne olma durumundan kurtulabilir ve o ana değin bir kendi başınalık evreni içinde yaşamakta olan “kendisi için varlık” bundan böyle öteki “kendi için varlıklar”la ortak bir varoluşu paylaşarak “başkası için varlık” olarak varolmaya başlar. Tasarının özü, başkasının bakışına karşılık verip vermemekte yatmaktadır…



    Ölümüm : Sartre ölüm olgusunun insani bir perspektif içinde ilk kez Heidegger tarafından yorumlanmış olduğunu belirtir. Nitekim Heidegger otantik insanı “ölüme doğru yürüyen” varlık olarak tanımlamıştır. Sartre’a göre ölüm olgusu, insanın bütün tasarılarına bir anda son vermesinden ötürü, yani insanı insan yapan şeyleri bir kalemde ortadan kaldırılmasından ötürü, bir olanak olarak düşünülemez. Çünkü ölüm, bu anlamda, bir saçmalığı içerir. Bu yüzden ölüm yaşama hiçbir anlam veremez. Sartre’a göre ölmekle, “kendisi için varlık” kipinden, “kendinde varlık” kipine geçmiş oluruz.

    Ego’nun Aşkınlığı – Jean- Paul Sartre
     

Bu Sayfayı Paylaş